Yalnızlık: Kalabalıkların İçindeki Sessiz Ada
Zaman öyle bir zamandı ki, insanlar yan yana oturur, birbirlerine göz ucuyla bakar ama içlerinden geçenleri hiç konuşmaz olmuşlardı.
Aynı mahallede yıllar geçer, aynı sofrada yemek yenir ama “Nasılsın?” ‘’ İyi misin’’ “Keyfin hoş mudur ” sorusu eksik kalırdı.
Herkesin derdi büyük, ama kimse kimsenin derdine eğilmezdi. Eğilse de ne kimse ciddiye alır, ne de kimse ciddi derdini anlatırdı…
Kalabalıklar içinde yalnızlıklar, dostlar içinde uzaklıklar sarmıştı dört bir yanı. Sanki herkes kendi adasında yaşar olmuştu etrafından habersiz… konuşmadan, sormadan, çevreyi incelemeden….sadece bakıp geçerek zaman yuvarlanıp gidiyordu böylece….
Anlamaya değil, yargılamaya meyilli bir toplumun, empatiyi unutmuş bireylerinin, içten bir selamı bile çok gördüğü zamanların kıyısında yaşıyoruz hepimiz.
Ha düştük ha düşeceğiz uçurumlardan….
İyileşmeyen, iyileştirilmeyen derin yaralarımız var bizim…
Otuz yıl boyunca aynı rotadan geçen bir kaptanın, bir adada 20 yıl yardım isteyen birini “hep böyle el eder, ben geçer giderim” diyerek, yok saymak, tam da modern dünyanın yüzüne tokat gibi çarpan bir duygusuzluğu irdeledik aslında bu yazıda.
Adalarda yaşıyoruz.
Fakir ada zengin ada, imkanı az ve ya çok olan adalar…köy adaları, şehir adaları ve şehirlerin içinde minik minik adalar…
Kuleler…rezidanslar….apartmanlar….saraylar…gecekondular…sokak kuytuları ….banklar….kurumlar…kuruluşlar….ve diğerleri….
Fıkra da;
İletişimsizlik, bizi gülümseterek uyandırır.
Önyargıların, tembelce, düşüncesizce verilmiş kararların, nasıl hayatlara mâl olabileceğini fısıldar bize.
Empati eksikliği, en çok da kendini “iyi” ‘’okumuş’’ ‘’bilge’’ sananların ne kadar körleşebileceğini gösterir.
Şimdi, bu çerçevede yazıyı bırakıp okuyalım Temel ile Dursun’un o meşhur fıkrasını. Belki bu sefer sadece gülmeyiz, bir an durup düşünür ve yardım isteyen çığlıkları duyarız….
Ve belki bir gün, hepimizin yolunun düştüğü o “ada“ya birileri yaklaşır…kurtarır bizi, içimize düştüğümüz yalnızlıktan.
‘’Açtım kollarımı gelin artık… kurtarın beni….’’
Zaman odur ki
Otuz senedir büyük bir yük gemisinde kaptanlık eden Temel, dünyanın dört bir yanını gezmiştir. Dünyanın bir ucunda, denizleri yurt edinmiş, yılların deniz kurdu… Dümeni elinden bırakmaz, liman liman dolaşır, dalgalarla konuşurdu. Öyle ki martılar bile adını ezberlemişti. ‘’Temel Reyizz’’
Okyanusları evi bellemişti.
Fakat ne gariptir ki, keyfi yerinde olsa da, insan en çok doğup büyüdüğü, toprağını, çamurunu, suyunu özler; ata yerine hasret duyar. Günün birinde yolu Trabzon’a düşmüş. Köyüne uğrayıp, kahvede eski dostu Dursun’u görünce içi sevinçle dolmuştur.
— “Ula Tursun!” , “Gel getureyim seni gemiylan, çıkalım uzak denizlera! Hemida hasretik gideruruz… ‘’
Dursun’a önce güzel gelmiş bu teklif. Ama sonra direnmiş:
— “Temel, ben nereye gideyim, inek var, çay var, fındık var, anam var, bubam var, avrat yok uşak var…..”
Ama Temel, aşağıdan girmiş yukarıdan çıkmış, denizleri çok seven Dursun’un içindeki deniz ukdesini ve merak isteğini bildiği için ikna işi zor olmadı.
Çıktilar yola….açıldılar okyanuslara…
Zaman geçiyor…
Temel Reyiz bir gün gemi günlüklerini yazarken Dursun merak etmiş:
— “Ula Temel, ha ne yazayisun oraya?”
Temel ciddi bir ifadeyle :
— “Gemi kaptanıyım ya, her gün ne oldiysa yazayrum oni. İş disiplini gereğidur bu!”
Oraya yaklaşıp defteri inceleyen ,Dursun açmış ilk sayfayı, bir satır yazı:
“Bugün deniz sakindi. Dursun çok konuşuyor.”
İkinci gün:
“Bugün de deniz sakindi. Dursun hala çok konuşuyor.”
Üçüncü gün:
“Bugün fırtına çıktı. Dursun sustu. Nihayet huzurluyum.”
Dursun sinirlenmiş:
— “Ula Temel, beni neden böyle yazayisun?” ben fırtınadan tehlikelu muyum!
Temel cevap vermiş:
— “Dursun, ben deniz günlüğü tutayrum, sabır günlüğü değil daa!!”
Dursun arkadaşıyla geldiği için üzüldü, ama yapacak bir şey yoktur. Aylarca yolculuk olak ve bu durumu kabullenecek artık!
Günler geçmiş.
Gemi, Büyük Okyanus’un ortalarında seyir hâlindeyken bir gün ufukta, küçücük bir ada belirmiş. Adanın kıyısında saç sakal birbirine karışmış, üstü başı perişan bir adam, çılgınlar gibi el sallıyor, bagırıyor gemiye.
Dursun şaşkınlıkla sormuş:
— “Ula Temel, ha bu adam kimdur ?”
Temel omuz silkip umursuzca cevaplamış:
— “La ne bileyim… Otuz senedur haburdan geçerum giderum… 20 yıldır, O adam da bana hep öyle el sallar durur. Deli midur nedur, hiç anlayamadum ki.”
Fıkradan Anladıklarımız
- Bir selam, bir hayat kurtarabilir.
- Alışkanlıklar bazen bizi körleştirir. Duyarsız yapar.
- Anlamak, yargılamaktan daha değerlidir. Temel, adamı “deli” diye etiketliyor ama hiç anlamaya çalışmıyor. Bu önyargı, belki de adamın yıllarca orada mahsur kalmasına neden olmuş olabilir.
- Empati eksikliği toplumun en büyük hastalığıdır.
- Merak akıllıların ve çocukların dünyayı kurtaracak ilacıdır ve ilk duygularıdır. Bilim-ilim bunlar sayesinde gelişir değişir.
- İletişimsizlik, insanın en büyük yalnızlığıdır.
- Sadece selamlaşmak değil, gerçekten birbirini duymak, anlamak; insan olmanın temel taşıdır.
- Sorunlara alıştırılan insan-lık zamanla o sorunları sorgulamadığı gibi, onlara çözüm arayışında da bulunmaz.
- Gördüğün her el sallayan deli değildir; belki de yardım isteyen biridir.
- Kendimizi “görüyor” sanırken, çoğu zaman sadece bakıyoruz.
- Kurtarılmayı beklediğimiz adalar bazen başkalarının da rotasında, ama kimse demir atmıyor.
Metin KOCA
