6. İnsanlık Ölmedi ya!
Bir toplumda nizam bozulmuşsa sevgili okur, o kokuşmuşluk asla dipten başlamaz. Yanlışlar; önce okumuşlardan, yazmışlardan, yönetenlerden ve kürsüde büyük laflar edenlerden aşağıya doğru şelale gibi süzülür. Boşuna dememiş atalarımız “Balık baştan kokar” ya da “İmam cemaat ilişkisi…” diye. Tepedekiler neyi mubah görürse, tabandakiler onu ibadet beller.
Her devrin kendine has bir parolası, bir turnusol kağıdı vardır. Siyasi akımlar, müzik türleri, para kazanma hileleri ve gardırop modası… Ancak tuhaftır, bu parolalar hiçbir zaman ahlaktan, değerden veya erdemden türemez; tamamen şekilcilikten beslenir. Biz bu tiyatronun kurucusu değil, sadık izleyicileriyizdir. Öyle ki bu savruk anlayış zamanında sakalın milimetrik kesimine, bıyığın sarkma açısına, başörtüsünün iğneleme tarzına ve takkenin rengine kadar sirayet etmiştir. Hepsi birer cemaat, parti veya mahalle parolası haline getirilmiştir. Bir dönem cebinde taşıdığın gazete, üye olduğun sendika, dinlediğin kaset, hatta kütüphanendeki kitabın kapak tasarımı bile o günkü hayatta kalma parolan olmuştur.
Bugün geldiğimiz ileri teknoloji çağında ise parolalar daha “lüks” bir boyut kazandı. Girdiğin market zinciri, altındaki araba modeli ve elindeki telefonun arkasındaki ısırılmış elma logosu… İşte yeni nesil kast sistemimizin parolaları! İnsanlar artık ne düşündüğünüze ya da karakterinize bakmıyor; ne taktığınıza, ne sürdüğünüze ve hangi markanın kölesi olduğunuza göre size vize veriyor.
Ama hiç kimse şu can alıcı soruyu sormuyor:
“Bizim parolalarımız neden hiçbir zaman merhamet, dürüstlük veya insanlık gibi erdemler olmadı? Neden bir çocuğun hayatı, bir telefon markasının lansman gecesi kadar hafızamızda yer etmedi? Neden şerefliyle şerefsizi ayıran ölçü cüzdan kalınlığı oldu?”
Sistemin en eğlenceli çelişkisi şudur: Kuralları koyanlar, o kuralları ilk çiğneyenlerdir. Aslında bu küresel bir oyun. Dünyayı sanayi atıklarıyla kömür karasına çeviren süper güçlerin, fabrikası bile olmayan ülkelere “iklim anlaşması” dayatması gibi… Ya da dünyayı gizli açık kan gölüne çevirenlerin, akşam televizyonda “fok balıklarının yalnızlığı” ve doğanın dengesi üzerine gözyaşı dökmesi gibi…
Toplumda mukaddes bir hiyerarşi vardır: Küçüğe, zayıfa, ere, memura ve garibana kanunlar, yönetmelikler, cezalar satır satır hatırlatılır. Ama büyüğe, güçlüye, dayısı olana ve makam sahibine gelince sistem aniden “girişken bir esneklik” kazanır. Emir en yukarıdan sert bir ses tonuyla verilir ama ilk fırsatta yine o emri verenlerin VIP araçları tarafından deliniverir.
Sözlerin tutulmaması ve kişiye göre şerbet verilmesi, toplumdaki güven duygusunu asitle eritir gibi eritir. İşte bu yüzden parolalarımız sahte, vaatlerimiz ise sadece seçim dönemlerine özel birer illüzyondur. Kurallarımız kâğıt üzerinde birer edebiyat eseri gibi durur. “Aile kutsaldır” diye nutuk atarız ama televizyon ekranlarında ailenin temeline dinamit koyan ne kadar rezillik varsa reyting rekorları kırdırırız. “Eğitim şart” deriz; seçkinlerin çocuklarına dünya standartlarında kampüsler açıp, halkın çocuklarını bitmek bilmeyen sınav maratonlarında joker gibi koştururuz. “Tarım, hayvancılık” diye iç çekeriz; çiftçinin sırtındaki fanilayı bile vergiyle soyup, ülkeyi bir avuç ithalatçı seçkine muhtaç ederiz.
Velhasıl azizim; olanlar ile olması gerekenler yer değiştirdiği gün, işte o gün gerçek bahar gelecek. Aydınlık, sadece ay sonu gelen elektrik faturalarını değil, içimizdeki karanlık ruhları da ısıtacak. Gerçek bir düzelme ancak insan doğasına dönmekle mümkündür. İçtenlik, adalet ve sözünün eri olmak… İşte o gün insanı markasına göre değil, erdemine göre tarttığımızda bu toplum derin bir nefes alacaktır.
Zaman Odur Ki…
Albay, sabah içtimasında taburu dizmiş, adeta gözlerinden ateş saçarak mangalda kül bırakmayan bir nutuk çekiyor:
— Evlatlar! Nöbette gözünüzü dört açacaksınız! Burası askeriye, burada hataya yer yok! Gece nizamiye kapısına kim gelirse gelsin; ister ananız, ister babanız, ister ben! Mutlaka parola sorulacak! Parolayı bilmeyeni içeri almayacaksınız. Israr eden olursa doğrudan tetiğe basacaksınız! Affetmek yok, sıfır tolerans!
Askerler pür dikkat, komutandan yayılan o sert otoriteyle titreyerek emri akıllarına kazımışlar. Emir büyük yerden, şakası yok.
Akşamüstü oluyor. Bizim komutan şehirdeki generaller lokali yemeğinden dönüyor. Masada “moral takviyesini” biraz fazla kaçırmış, haliyle kimyası hafifçe sallantılı… Makam arabasından inip nizamiyeye doğru yalpalayarak yaklaşıyor. Kapıda aslanlar gibi bekleyen nöbetçi asker yolu kesiyor.
Komutan çenesini yukarı kaldırıp otoritesini konuşturmaya çalışıyor:
— Ben komutanın… Aç kapıyı evladım!
Asker kılını bile kıpırdatmadan, gayet robotik bir tonla cevap veriyor:
— Parola?
Komutan duraklıyor. Gözler hafifçe kayıyor, hafıza kartı adeta resetlenmiş:
— Parola… Parola neydi ya? Evladım, bak bendeyim, komutanınım. Aç şu kapıyı işte, sokakta millet görecek, koskoca albay rezil rüsva olacağım!
Asker sabahki “tetiğe basarsınız” emrini hatırlıyor, Nuh diyor peygamber demiyor:
— Komutanım, emir büyük yerden. Parolayı söylemeden kuş uçamaz. Söyleyin geçin.
O sırada nizamiye kapısının arkasında, çarşı izninden dönmüş ve geç kalmış birkaç rütbeli daha belirmektedir. Karanlıkta bağrışırlar:
— Asker! Biz de komutanız, arkasındayız! Açın şu kapıyı, donduk vallahi dışarıda!
Komutan çaresizlikle ellerini iki yana açıyor:
— Oğlum, beni tanımıyor musun? Ne yapayım yani, bu saatten sonra evime mi döneyim? Unuttum işte parolayı!
Nöbetçi asker kafasını sallıyor, komutanın durumuna bakıp içindeki Anadolu irfanı devreye giriyor. “İnsanlık ölmedi ya” diyerek fısıldıyor:
— Komutanım, tamam. Bir kereliğine size askerlik değil, insanlık yapacağım. Şimdi ben size baştan, usulüne uygun olarak parolayı soracağım. Siz de bana cevap olarak “SÜNGÜ” diyeceksiniz. Öylece geçiverin gari.
Komutanın gözleri parıldıyor:
— Süngü mü parola?!
Asker göz kırpıyor:
— Evet komutanım. Böylece hem parolayı hatırlamış olursunuz, hem de sabahki süngü nutkunuzu… İki fayda bir arada!
Komutan rahat bir nefes alıp içeri adımını atıyor. Fakat daha ayağını nizamiyeden içeri yeni atmıştı ki, kapının arkasında bekleyen ve bu fısıldaşmayı duyan düzinelerce geç kalmış asker hep bir ağızdan feryadı basıyor:
— Komutanım! Kulaktan kulağa fısıldamayın, parolayı bize de söyleyin! Sabaha kadar dışarıda kurtlara kuşlara yem mi olalım? Bu memlekette insanlık öldü mü?!
Fıkradan Anladıklarımız
- “Söz ağızdan çıkınca kulun, gönüle varınca toplumun olur.” (Erzurum halk sözü)— Verilen emirler sadece anlık değil, toplumsal hafızada da iz bırakır.
- “Çivi çıktığı yerden sökülür.” (Yozgat yöresi)— Toplumdaki bozulmanın onarımı da başladığı yerden yapılmalıdır.
- “Gölgede duran güneşi suçlar.” (Bitlis yöresi)— Kendi sorumluluğunu görmeyenler suçu hep başkasında arar.
- “Su akar yatağını bulur.” (Türk atasözü)— Doğru olan eninde sonunda kendi yolunu açar.
- “Sert rüzgâr önce kuru dalı kırar.” (Kars yöresi)— Zayıf kesimler, sistemdeki bozulmadan ilk zarar görenlerdir.
- “Büyük dağın dumanı çok olur.” (Bayburt yöresi)— Yetki arttıkça sorumluluk ve hesap verme zorunluluğu da artar.
- “Söz keskinse yara derindir.” (Türkmen halk sözü)— Üst makamların tutarsız davranışları toplum üzerinde kalıcı iz bırakır.
- “İnce eleyip sık dokumayan, yamayı büyütür.” (Tokat yöresi)— Küçük yanlışlar zamanında düzeltilmezse büyür.
- “Kervan düzü görünce hızlanır.” (Türkmen–Horasan sözü)— Toplum, doğru örnek gördüğünde iyiliğe daha kolay yönelir.
- “Göl suyu duruysa taş görünür.” (Van yöresi)— Şeffaflık varsa adaletsizlik kolay fark edilir.
- “Yol bozuksa nal suçlanmaz.” (Kayseri halk sözü)— Sistemin hatası bireye yüklenmemelidir.
- “Çınarın gölgesi herkese yeter.” (İslâm irfan geleneği)— Gerçek yönetim ayrım yapmadan herkesi kapsamalıdır.
- “Kuru ağacın meyvesi sözde kalır.” (Sivas yöresi)— Sadece nutukla toplum düzelmez.
- “Ayna buğulanırsa yüz seçilmez.” (Tasavvuf geleneği)— Vicdan bulanırsa doğru ile yanlış ayırt edilemez.
Metin KOCA