2.Yalnızlık ve Temel’in Duası
Yalnızlık, insanın bir anda içine düştüğü felsefi bir boşluk değildir; uzun süre fark etmeden, ıslık çala çala attığı adımlarla vardığı o son otobüs durağıdır. İnsan çoğu zaman “Herkes beni terk etti, yalnız kaldım.” diye şikâyet eder ama “Ben kendimi nasıl yalnızlaştırdım?” sorusunu sormaya yanaşmaz. Oysa yalnızlık, kaderden çok, bizzat el emeği göz nuru tercihlerimizle örülür. Kalabalıkların, metropollerin, alışveriş merkezlerinin ortasında bile yapayalnız kalabilen çağdaş insanın temel sorunu mekân darlığı değil; aidiyet yoksunluğudur, ciddi bir kimlik erozyonudur.
Modern toplum, bireye ait olduğu yeri küçümsemeyi “ilerleme ve vizyon” diye ambalajlayıp öğretir. Kendi ailesini, mahallesini, dilini, kültürünü ve insanını “otantik bir gerilik”; başkasının ithal hayatını ise “mutlak bir ilerilik” sayan bir zihniyet inşa edilir. Bu durum, sosyolojik olarak tam bir yabancılaşmanın, psikolojik olarak ise kronik bir öz-değer kaybının en sade, en çıplak hâlidir. Model olarak önümüze parıltılı ışıklarla sunulan Batı, insanı insandan koparmış, insanı insana getirecek manevi navigasyondan yoksun kalmıştır.
İnsan kendini değersiz gördükçe başkasını kutsallaştırır; başkasını yücelttikçe de kendi merkezinden uzaklaşır.
Yabancı hayranlığı çoğu zaman yüksek bir bilgiyle değil, derin bir aşağılık duygusuyla beslenir. Kendi aklını, geleneğini, yerli üretimini yetersiz gören birey, başkasının en saçma davranışını bile “çağdaş bir ritüel” sanır. Bu hayranlık, bir ilerleme hamlesi değil; beceriksiz bir taklittir. Taklit eden birey güçlü olamaz, taklit sadece bağımlılık üretir. Bağımlı birey ise kendi kimliğini değil, başkasının gardırobunu taşır. Sanal bir avatar olarak asla gerçeğin önüne geçemez.
İşte eğitim, burada belirleyici ve ölümcül bir kırılma noktasıdır. Eğer eğitim sisteminiz özgün bir düşünce üretmiyor, sorgulatmıyor, sadece süslü kartonlardan ibaret diplomalar dağıtıyorsa; bireyi şahsiyetli değil, sadece özentili yapar. Neyi neden istediğini bilmeyen, küresel trendlerin rüzgârıyla savrulan, garip bir varlığa benzemeyi bile entelektüellik sayan bir “zombi kuşak” ortaya çıkar. Böyle bir eğitim, bireyi topluma bağlayan bir köprü olmaz; onu toplumdan koparan bir mancınık olur. İnsanı kendi topraklarında mülteci yapar, yalnızlaştırır.
Siyasal düzlemde bu taklitçi zihniyet, daha büyük bir egemenlik kırılmasına yol açar. Kendi kurumuna, kendi tarihsel aklına güvenmeyen toplumlar, başkasının laboratuvarında üretilmiş sistemleri kurtuluş reçetesi sanır. Aldanmaya, sömürülmeye her an hazırdır. Bu da bağımsızlık genetiğini zedeler. Sürekli taklit eden toplum, küresel masada yön veren değil; uzaktan kumandayla yönlendirilen piyon olur. Siz kendi değerlerinizden kopup yalnızlaştığınızda, elin oğlu gelir elindeki tuşlarla yönünüzü, ayarınızı değiştirir. Öyle ki, liderini kendi yatak odasından operasyonla alırlar da, toplum ne yapacağını bile bilmekten aciz, ekrana bakakalır.
Bütün bu süreçlerin ortak ve kaçınılmaz sonucu şudur: İnsan, çevresini çok kolay harcar. Bugün sosyal medyada çılgınca alkışladığını yarın tek tıkla siler; bugün yol yürüdüğünü yarın yok sayar. Sosyal bağlar pamuk ipliğine döner, vefa duygusu taşınması zor bir lüks yük kabul edilir. İnsan, kendi elleriyle ördüğü o bencil duvarların arkasında kendi yalnızlığını inşa eder. Ve gün gelir; kapısını çalacak bir adresin, iki kelam edecek hakiki bir kimsen kalmaz…
İşte tam o iş işten geçme anında, eller yukarı kalkar ve dua edilir.
Ama o an edilen dua da çoğu zaman bilinçli bir yöneliş, kalbi bir sığınma değil; can sıkıntısının, çaresizliğin çıkardığı bir ses refleksidir. Oysa dua; ne istediğini, niçin istediğini, kimin huzurunda istediğini bilmektir. Bencil, toplumsal karşılığı olmayan, sadece anı kurtarmaya yönelik istekler insanı o çukurdan çıkarmaz. Çünkü dua, niyetin samimiyetiyle anlam kazanır.
Şimdi anlatacağımız trajikomik hikâye, tam da bu köksüzlüğün, taklitçiliğin ve yalnızlığın ilahi bir mizahla yüzleşmesidir.
Zaman Odur ki…
İngiliz Bill, Fransız Bacon ve bizim Karadenizli Temel… Üçü de kendi çaplarında zengin olmuş, “dünyayı gezip vizyon geliştirelim” diyerek lüks bir uçağa atlamışlar. Derken uçak, haritada bile yeri olmayan yaban bir ada üzerine çakılmış. Allah’tan bunlara bir şey olmamış; ıssız bir ada, bizim sosyetik üçlüye yeni bir zorunlu ikametgâh olmuş.
Bu kazadan sağ kurtulan sadece bu üçüdür. Ne arkalarından arayan vardır ne konum isteyen. Dünya sistemi için artık onlar birer “kayıp ilanı”ndan ibarettir.
Şimdi diyebilirsiniz ki: “Yahu bizim organik Temel’in, elin İngiliziyle, Fransızıyla, o özentiler dünyasında ne işi var?”
Ama bizim memlekette de insan azıcık parayı veya makamı bulup kendini bir şey sanmaya başlayınca; önce kendi mahallesini satar, sonra yabancı hayranlığı başlar ya… Hâliyle Temel’in o elit seyahat grubunda yer kapmış olması da sosyolojik olarak çok şaşırtıcı değildir anlayacağınız.
Günler günleri kovalar. Adadaki yalnızlık, kemiklere kadar işlemeye başlar.
Üç kişi, üç ayrı dünya görüşü ama tek bir ıssız ada.
Zor şartlar, belirsiz bir gelecek, sıfır konfor…
İnsan böyle zamanlarda, hangi pasaportu taşırsa taşısın eninde sonunda Yaratana sığınır. Bunlar o zengin ve rahat zamanlarında Allah’ı pek hatırlamazlardı; eğlence bol, kredi kartı limiti sonsuz, hesap soran yok… Ama adada yapayalnız kalınca, hidayete ermiş gibi dua üstüne dua etmeye başlarlar. Samimi bir çaresizlikle edilen dua geri çevrilmez elbet. Bir gün adanın sahilinde, sislerin arasından Hızır beliriverir.
Hızır sakin bir sesle der ki:
— Herkesin tek bir dilek hakkı var. Dileyin benden ne dilerseniz.
İngiliz Bill, aristokrat kibarlığını falan unutup hemen öne atılır:
— Ne olur beni hemen Londra’ya, ailemin yanına gönder! Burjuva hayatının, sıcak yatağımın değerini çok iyi anladım. Altı aydır bu adada yokluktan kurudum, ruhum daraldı!
Hızır elini kaldırır, İngiliz bir anda puf diye yok olur. Gitmiştir memleketine.
Fransız Bacon durur mu, o da hemen söylenir:
— Beni de acilen Paris’e, Eyfel’in dibine ışınla! Modadan, sanattan, kruasandan uzak kaldım, bunaldım!
Hızır ona da bakar, Fransız da anında uçup gider.
Sıra bizim Temel’e gelir. Temel kafayı kaşır, sağa bakar, sola bakar, düşünür taşınır:
— Ula Hızır amca… Ben bu dilek işini iki gün sonra söylesem, opsiyonlu olsa olur mi?
Hızır gülümser: “Olur,” der.
Temel iki gün boyunca adayı tek başına turlayır. Denize bakar, kumlara bakar, martıları seyreder. Adanın sessizliğini dinler. Ama o sessizlik artık canını yakmaktadır. Fark eder ki, dünyadayken o çok özenip taklit ettiği hayatlar için aslında hiçbir şey ifade etmiyormuş. Gitmek istediği, özlediği, gerçekten sevildiği bir yer kalmadığını anlar. İlk gün özgürlük sandığı o ıssız ada, üçüncü ayda ruhunu sıkan bir mezar sessizliğine dönmüştür.
İki günün sonunda ellerini göğe açar, Hızır da yanındadır. Temel yutkunur:
— Allah’ım… Burası pek bir tenhaluk oldu, kimseler kalmadi. Vallahi canım çok sıkıldı…
Biraz durur, gözleri dolar ve öldürücü darbeyi vurur:
— Sen o İngiliz’le Fransız’ı buraya geri gönder da… Ula, insan sevmediğine, o gıcık kaptığı yabancıya bile yalnız kalınca alışıyormuş meğer…
Fıkradan Anladıklarımız
- “Gurbet elde bir hâl gelir, insan kendi sesine bile yabancı olur.” (Karadeniz halk sözü)— İnsan, kendi köklerinden uzaklaştıkça yalnızlığı sadece mekânda değil, kendi içinde yaşamaya başlar.
- “Yuvasını bilmeyen kuş, her dala konar.” (Anadolu halk hikmeti)— Aidiyet duygusunu kaybeden birey, hangi ortamda olursa olsun huzur bulmakta zorlanır.
- “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” (Türk atasözü)— İnsan sosyal bir varlıktır; dayanışma olmadan yalnızlık kaçınılmaz hâle gelir.
- “Ağaç kökünden su içer.” (Orta Anadolu halk sözü)— Kendi kültürünü, ailesini ve değerlerini küçümseyen kişi zamanla manevi olarak kurur.
- “El kapısında bey olan, öz yurdunda kul olur.” (Rumeli sözü)— Başkasının hayatını taklit ederek kimlik kazanılmaz; kişi önce kendini tanımalıdır.
- “Kervan yolda düzülür.” (Türk atasözü)— Hayatın zorlukları içinde insan gerçek dostluğu ve gerçek ihtiyaçlarını daha iyi anlar.
- “İnsan insana yoldaş olur.” (Tasavvuf geleneği, Anadolu)— Yalnızlık çoğu zaman insanın çevresini ihmal etmesinin sonucudur.
- “Kendi gölgesinden kaçan güneşi bulamaz.” (Anadolu irfan sözü)— Kendinden kaçan birey, başka toplumları taklit ederek huzur bulamaz.
- “Ev alma, komşu al.” (Türk atasözü)— İnsan için mekândan çok ilişki ağı önemlidir.
- “Yalnız taş duvar olmaz.” (Türk atasözü)— Toplum ve aile desteği olmadan bireyin ayakta kalması zorlaşır.
- “Kendi derdine düşen dostunu unutur.” (Karadeniz yöresi)— Modern insan çoğu zaman yalnızlığını kendi elleriyle üretir.
- “Sürüden ayrılanı kurt kapar.” (Türk atasözü)— Toplumsal bağların kopması bireyi savunmasız bırakır.
- “Aynı göğe bakanlar aynı yalnızlığı paylaşmaz.” (Modern Anadolu özdeyişi)— Yalnızlık kalabalık içinde de yaşanabilir; mesele insanın iç dünyasıdır.
- “Kökü sağlam olmayan ağaç ilk rüzgârda yıkılır.” (Anadolu sözü)— Eğitim ve kimlik terbiyesi olmayan birey dış etkilere kolayca kapılır.
- “Dua, gönlün aynasıdır.” (Tasavvuf geleneği)— İnsan çoğu zaman neye ihtiyaç duyduğunu yalnız kaldığında fark eder.
Metin KOCA