
178.Seyis ve Profesör
Anlatmak mı Gerek, Anlaşılmak mı…
Bilgi, insanın zihninde değerli bir hazinedir.
Ancak bu hazine, başkalarının zihninde bir ışık yakmadıkça gerçek anlamını bulmaz.
Bir öğretmen, bir konuşmacı ya da bir bilge kişi, sadece sahip olduğu bilgiyle değil, o bilgiyi nasıl aktardığıyla anlam kazanır. Zira gerçek iletişim, yalnızca konuşmakla değil, karşıdakinin anlayabileceği şekilde konuşmakla kurulur.
Modern çağda bilgiye ulaşmak kolaylaştı; kitaplar, internet, konferanslar, seminerler derken öğrenmenin yolları çeşitlendi. Ancak bilgi vermek ile öğretmek arasındaki fark giderek daha belirgin hale geldi.
Herkes konuşabiliyor, ama herkes anlaşılmıyor. Çünkü insanlar bilgiye değil, kendilerine dokunan bilgiye aç. Bu da anlatanın empatisini, dilini, yöntemini, ölçüsünü ve içtenliğini ön plana çıkarıyor.
Ne söylediğimiz kadar, kime, ne zaman, ne kadar söylediğimiz de önemlidir. Zira dinleyen hazır değilse, ya da verilen bilgi onun dünyasına hitap etmiyorsa, söylenen sözler boşluğa savrulmuş olur. İşte tam da bu noktada, bilgeliğin belki de en önemli gereği devreye girer: Karşındakini tanımak ve onun anlayabileceği şekilde konuşmak.
Bazen büyük laflar değil, küçük ama yerinde bir cümle zihni ve kalbi açar.
Bazen üç saatlik bir konuşma değil, üç kelimelik bir cümle daha çok iz bırakır.
Anlatıcı anlatmaya hevesli olabilir; ancak dinleyici, duymaya ve anlamaya hazır değilse, o bilgi bir yüktür, fayda değil.
Aşağıda anlatacağımız fıkra, bu ince dengeyi çok güzel bir şekilde gözler önüne seriyor. Bilginin çokluğu değil, uygunluğu; konuşmanın uzunluğu değil, etkisi belirleyicidir. Bu fıkrada sadece bir profesör ve bir seyis var gibi görünse de, aslında anlatılan şey insan olmanın özü: Anlatmak kadar, anlaşılmak da önemlidir düşüncesini bize sunuyor.
Fıkramız, bilginin aktarıldığı her durumda sadece aktaranın değil, dinleyenin de rolü olduğunu bize hatırlatıyor. Şimdi, gelin bu farkındalığı daha derinden hissedelim:
Zaman odur ki;
Zamanın birinde, çok okumuş, alanında uzman bir profesör Ankara’dan Erzurum’a konferans vermeye gider. Bilgisini paylaşmayı seven biri olduğu için kim davet ederse, oraya gitmekten çekinmez. Ona göre, ne kadar çok öğrenirse insan, o kadar alçakgönüllü olmalıdır.
Erzurum’a vardığında onu karşılayan kimse olmaz. Aksilik bu ya, konferans salonunda sadece bir kişi beklemektedir. Biraz bekler, belki gelen olur diye, ama gelen giden yoktur. Sonunda, salondaki tek kişiye sorar:
— Ben buraya konferans vermeye geldim. Ama bakıyorum ki sadece sen varsın. Sence sana tek başına konuşmalı mıyım?
Dinleyici adam başını sallar ve şöyle der:
— Efendim, bu sizin kararınız. Ben pek bir şey diyemem. Ben bir seyisim, yani at bakıcısıyım. Ahırımda yüz at olsa ve doksan dokuzu kaçsa, geriye bir tek at kalsa bile, o bir atı aç bırakmam. Yemiyle suyuyla ilgilenir, bakımını yaparım.
Bu sözlerden etkilenen profesör, “Demek ki bir kişi de olsa anlatmalıyım” diyerek konferansına başlar. Saatlerce konuşur; bildiklerini uzun uzun aktarır. Tam üç saat sonra konuşmasını tamamlar. Yorgun ama görevini yerine getirmenin memnuniyetiyle tek dinleyicisine döner:
— Nasıl, memnun kaldın mı? Faydalı oldu mu?
Seyis, biraz terlemiş ve bunalmış bir halde, saygıyla başını öne eğer ve şöyle der:
— Efendim… Ben bir seyisim. Atların dilinden anlarım. Ama şu da bir gerçektir ki, yüz atımdan doksan dokuzu kaçtıysa, geriye kalan bir ata öteki doksan dokuzunun yemini verip onu da çatlatmam!
Fıkradan Anladıklarımız
1. “Sözün azı, özün çoğu makbuldür.” (Anadolu halk sözü, Konya yöresi) — Uzun anlatım değil, etkili anlatım değerlidir.
2. “Ata bir torba fazla yem, sahibine dert olur.” (Erzurum halk sözü) — Dinleyicinin kaldırabileceğinden fazla bilgi vermek fayda değil yük getirir.
3. “Her kulak her sözü kaldırmaz.” (Anadolu irfan geleneği) — Bilgi, muhatabın seviyesine göre verilmelidir.
4. “Söz yerini bulursa azı çoktur.” (Sivas yöresi halk sözü) — Kısa ama yerinde bir cümle daha kalıcıdır.
5. “Bilge olan çok anlatmaz, doğru anlatır.” (Anadolu tasavvuf geleneği) — Bilginin kıymeti sadeliğinde saklıdır.
6. “Dinleyen hazır değilse söz yolda kalır.” (Osmanlı hikmet geleneği) — Anlatmak kadar karşıdakinin hazır oluşu da önemlidir.
7. “Atın karnı kadar yem verilir.” (Erzurum seyis sözü / halk deyişi) — Her bilgi, ihtiyaca göre sunulmalıdır.
8. “Çok söz aklı yorar.” (Kars yöresi halk sözü) — Gereğinden fazla konuşma, anlamayı azaltır.
9. “Sözün tartısı dinleyenin gönlüdür.” (Anadolu irfan sözü) — Etki, dinleyicinin algısıyla ölçülür.
10. “Bir damla su susuza, göl kadar kıymetlidir.” (Türk dünyası sözü, Kırgız Türkleri) — Az ama faydalı bilgi daha değerlidir.
11. “Hikmet, dilde değil yerinde sözdedir.” (Hz. Ali’ye atfedilen hikmet sözleri geleneği) — Doğru zamanda söylenen söz daha güçlüdür.
12. “Kulak yorulursa akıl kapanır.” (Balkan Türkleri halk sözü) — Uzayan anlatım dikkati dağıtır.
13. “Bilginin yükü, akla göre taşınır.” (Anadolu hikmet geleneği) — Her zihin aynı miktarda bilgiyi işleyemez.
14. “Atı besleyen seyis, sözü besleyen ölçüdür.” (özdeyiş, Metin Koca tarzı) — İyi anlatım ölçülü olandır.
15. “Söz çoksa mana kaçar.” (Tekirdağ halk sözü) — Laf kalabalığı anlamı gölgeler.
16. “Bir kelam bazen bin kitaptır.” (tasavvuf geleneği, Yunus Emre irfanı) — Özlü söz kalıcı iz bırakır.
17. “Öğreten önce dinlemeyi bilir.” (Anadolu eğitim hikmeti) — Gerçek öğretici muhatabını tanır.
18. “Ata değil, sahibine göre gem vurulur.” (Erzurum yöresi halk sözü) — Her kişiye aynı yöntem uygulanmaz.
19. “Anlamayan kulağa saz çalınmaz.” (Kars halk sözü) — Muhatap dikkate alınmadan verilen bilgi boşa gider.
20. “Sözün kıymeti uzunluğunda değil, izinde ölçülür.” (özdeyiş, Metin Koca üslubu) — Etkili iletişim, kalpte bıraktığı izdir.
Metin KOCA