63.Hoş Geldin Panik !

63.Hoş Geldin Panik !

Misafirlik Nereye Gidiyor?…

Eskiden bir evin sesi olurdu.

Çaydanlığın tıslayan buharında sabır, kapı tokmağında sürpriz bir sevinç, tabakların çarpışmasında paylaşmanın coşkusu gizliydi. Misafir gelince sadece kapılar değil, gönüller de açılırdı. Ev halkının yüzü güler, yüreklerde bayram başlardı.

Şimdi zile basılınca çalan ilk şey: Panik alarmı.

Evde kısa süreli bir kriz havası esiyor:
“Kim geldi? Haber vermedi ki… Ev de darmadağın!”

Evet, misafirlik hâlâ güzel. Ama artık biraz da sistem hatası gibi.
Bir yükleme çubuğu gibi göz kırpıyor ev halkının alnında.

Eskiden “Tanrı misafiri” diye buyur edilirdi. Ne yer, ne içer bilinmezdi ama masa hazırlanır, gönül serilirdi.
Şimdi mesaj atıyor önce gelen:
“Müsait misiniz?”

İç ses hemen devrede:
“Ne fark eder ki… O saate kadar çocuk susturulmaz, halı yıkanmaz. Ama nezaket şart: Buyursun gelsin, başımızın üstünde yeri var.”

Tabii o baş, birkaç saat sonra baş ağrısına dönüşmezse…

Bir Zamanlar Bayramdı…

Misafirlik geldi mi, evde şenlik olurdu.
Şimdi siren çalıyor:
“Misafir yolda!

Kırılacakları topla!

En pahalı kahveyi çıkar!

O çikolataları bul!

Şunu mu giysem bunu mu?

Makineyi çalıştır!”

….

Zaman değişti.

Komşunun getirdiği kabın içine dolma koyma devri bitti.
Şimdi misafirlik, biraz da vitrin gezmesi gibi. Gösterişler kol geziyor, iç sesler bile filtreli.

Sosyal medya da bu hale tuz biber:
Kahvenin yanına konan lokum bile poz veriyor.
Arkasından çekilen fotoğraf, altına not:
“Canımcığımın ellerine sağlık.”
Ama evde o cümle hiç edilmedi.

Misafir mi Geldi, Müfettiş mi?

Ev sahibi telaşlı:
“Perdeler yıkamıştım. tozlandı mı acaba! ?”

Misafir dikkatli:
“Hımm… Geçen sefer bu perde mavi değil miydi? Hafif tozlu gibi sanki…”

Ardından imalı cümleler:
“Siz hâlâ bu televizyonu mu kullanıyorsunuz? Biz geçen ay şu modeli aldık. Koltukları da değiştirecez…”

Bir zamanlar dert paylaşılırdı.
Şimdi bir dert anlatsan, ertesi gün sosyal medyada özetini görürsün:
“Geçen bize geldi, ağladı gitti. Kıyamam…”

Misafirlik artık yaşanmaz oldu; kurgulanır oldu.

İnsanlar anı yaşamıyor, anı “iyi gösterme” peşinde.
Hatta bazı evler sadece “story atmalık” misafirlere açık.
Gerçek dost gelirse paylaşılmaz. Çünkü “aileden”dir. Sergilenmez.

Hâlâ En Büyük İhtiyaç: Dinlenmek

İnsanların hâlâ en büyük ihtiyacı konuşmak değil, dinlenmek.

Yargısızca. Tavsiyesiz. Gösterişsiz.
Oysa biri seni laf kesmeden dinlese, en büyük lütuf olurdu.

Gerçek dost, senin için zahmete girmeyen değil; senin için zahmete girmene gerek bırakmayandır.

Ama…

Misafirlik de Sınıf Atladı

Fakirlerin kapısı sessiz artık.
Çünkü onların evinde French press yok. Kurabiye üç çeşit değil.
Fon perde yerine güneşlik var.

Oysa en çok onların bir sese, bir insana, bir sohbete ihtiyacı vardı.
Ama yok. Misafirlik de sınıf farkına takıldı.

Misafirlik Rehberi: Yazılmamış Kurallar

  • Misafir baş tacıdır; ama bazen de baş ağrısı olabilir.

  • Ev sahibine düşen saygıysa, misafire düşen anlayıştır.

  • Misafirlik gönül işidir, menü değil.

  • Gönül açıksa, kapı kilitli olsa da ağırlanırsın.

  • Ne getirdiğini değil, ne bıraktığını hatırla.

  • Umduğunu değil, bulduğunu ye.

  • Az otur, çok dua et.

  • Fırın yoksa su böreği isteme! ( var olanla yetinmeyi  bil)

Misafirliğe Dönüş Yolu Kalpten Geçer Azizim!

Günümüzde evler daha büyük, koltuklar daha pahalı, kahveler daha çeşitli olabilir.
Ama samimiyetin olduğu yerde hâlâ bir tabak çorba, iki kelâm, bir içten gülümseme en büyük ziyafettir.

Zile bastığında panik değil, sevgi çalsın içeri.
Gönlümüzü açmayı unutmayalım.
Çünkü bazen bir ziyaret, bir hayatın sessizliğine atılmış en kıymetli selamdır.

Zaman odur ki

Bir köy ağası varmış. Parası pulu bol, kibri ondan da bol.

Şehirdeki bir dostuna misafir olmuş.

İlk gün hoş beş, kahve köpüklü, sohbet neşeli geçmiş.

İkinci gün evin hanımı sormuş:

“Yahu bu ağa hâlâ burada mı?”

Üçüncü gün evin çocuğu merak etmiş:

“Acaba adresini mi unuttu?”

Dördüncü gün ağa sabah kalkıp kendi kahvaltısını hazırlamış, bir de üstüne ev halkına seslenmiş:

“Yahu biraz tereyağı getirin hele!”

Evin beyi içinden dua ediyormuş:

“Allah’ım, ya bu ağayı al, ya bize sabır ver. Ama tercihen ağayı al…”

Beşinci gün gelmiş çatmış.

Ağa demiş:

“Ben artık gideyim gari…”

Ev halkı içten içe halay çekmiş ama yüzleri mahcup.

Ağa pılını pırtını toplamış. Atına binmiş. Kapıya kadar gelmiş.

Ev sahibi, nezaket gereği sormuş:

— Ya ne güzel oturuyorduk, muhabbet ediyorduk… Biraz daha kalsaydın?

Misafir:

— Aaa, sizi mi kırayım? Kalayım madem!

Ağa hemen atından inmiş, yüzünde koca bir gülümseme:

— Atı nereye bağlayayım?

Ev sahibi, karısıyla göz göze gelmiş. Kadının gözleri dolmuş; sinirden mi, çaresizlikten mi belli değil.

Adam derin bir iç çekmiş, ağaya dönüp cevap vermiş:

— Kopası dilime bağla ağam… Kopası dilime!

Fıkradan Anladıklarımız

1. “Misafir kismeti ile gelir, ev sahibi hasreti ile kalır.” (Anadolu Yöresi) Gönülden gelen konuk bereketini de getirir; ama samimiyet yerini sahne düzenine bırakınca, kapı çalması hasret değil telaş sebebi olur.

2. “Balık ve misafir üç gün sonra kokmaya başlar.” (Portekiz Atasözü) Süresini bilmeyen konukseverlik sevgiyi külfete çevirir; hoşluğun raf ömrü vardır, uzayan her gün tadı bozar.

3. “Davetsiz misafir seccadesini sırtında taşır.” (Afgan Atasözü) Haber vermeden gelen yükünü kendisi çekmelidir; başkasının hazırlıksızlığını görmezden gelen hem kapıyı hem gönlü daraltır.

4. “Çağrılmadan gelen oturtulmadan oturur.” (Gürcü Atasözü) Davet edilmeden çıkagelen kendi yerini kendisi seçer; o andan itibaren nezaket mecburiyet, ikram da külfet olur.

5. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” (Türk Atasözü) Hatırda kalan sunulanın markası değil, sunulurken gözdeki sıcaklıktır; samimi bir cezve, kırk yıllık dostluğu taşıyabilir.

6. “Evin sırrını bacadan çıkan duman bilir.” (Laz Yöresi) Konuğun gördüğü vitrindir, yaşanan ise mutfaktaki fısıltılardır; dışarıya taşınan görüntü, gerçeğin değil filtrenin yansımasıdır.

7. “Komşunun mumunu yakan kendi evini de aydınlatır.” (Arap Atasözü) Başkasının karanlığını gideren kendi içini de ışıtır; ama artık mum ışığı gösterişe yakışmıyor diye o kapılar atlanıyor.

8. “Sofrası geniş olanın kalbi dar olmaz.” (Buhara Türkmeni Atasözü) Sofraya konulanın azlığı çokluğu değil, kuranın niyeti belirler lezzeti; geniş gönül bir dilim ekmekle bile ziyafet kurar.

9. “Gülü seven dikenine katlanır.” (Türk Atasözü) Ağırlamanın zahmeti vardır ama gönülden çekilen zahmet yüzde gül açtırır; zoraki katlanmaysa hem dikeni hem gülü soldurur.

10. “Ev sahibi istese de istemese de Tanrı misafirini gönderir.” (Çeçen Atasözü) Konuk bir imtihandır; kapıyı açan gönlünü de açarsa sınavı kazanır, vitrini açarsa sadece yorgunluk kazanır.

11. “Ağız bal yese de mide habersizse boğaz yorulur.” (Tokat Yöresi) İçi başka dışı başka olan nezaket, kasları çalıştırırken ruhu aşındırır; sahte tebessümün bedeli gerçek tükenmişliktir.

12. “Kapını aç konuğa ama kileri açma sırrına.” (Boşnak Atasözü) Ağırlamak cömerttir, her şeyi sergilemek saflıktır; sırrını başkasının diline teslim eden, ertesi gün onu çarşıda duyar.

13. “Dilin kemiği yok ama kemik kırar.” (Türk Atasözü) Ölçüsüz nezaket cümlesi, kemiksiz dilin kurduğu en zarif tuzaktır; söz bir kere çıktı mı, pişmanlık kapıda kalır.

14. “Yumurta kapıya gelince piliç pazarlığı yapılmaz.” (Arnavut Atasözü) İş işten geçtikten sonra hazırlık tartışması anlamsızdır; o an gönlün ne hâldeyse onu sunarsın, gerisi gösteriştir.

15. “İnsan ikram ettiğiyle değil sakladığıyla fakirleşir.” (Etiyopya Atasözü) Paylaşılan tabak zenginleştirir, saklanan kurabiye kalbi küçültür; asıl yoksulluk kilerde değil gönüldeki cimriliktir.

16. “Dostun attığı taş baş yarmaz.” (Azeri Atasözü) Gerçek dostun habersiz gelişi incitmez çünkü samimiyetin zili sevinç çaldırır; ama dost kılığındaki müfettişin bakışı perde arkasını bile deler.

17. “Ocağında ateş yanmayanın kapısında kül birikmez.” (Yörük Atasözü) Sohbet ateşi sönen evin eşiğine kimse uğramaz olur; kapı açık olsa bile gönül kapalıysa içeri girilmez.

18. “Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir.” (Kırgız Atasözü) Ölçülmeden söylenen bir nezaket cümlesi ömür boyu pişmanlık getirir; dil tartıyı bilmezse hayatın dengesi şaşar.

19. “Fakirin duvarı alçak olur, herkes atlar.” (Kürt Atasözü) Alçak duvarı görmezden gelenler, en kolay girilen kapının en çok ihtiyaç duyulan kapı olduğunu unutur; ziyaret edilmesi gereken ilk ev, gösterişsiz olandır.

20. “Dili bağla ayağını değil; ayak gider gelir, dil gideni geri getirmez.” (Nogay Türkü Atasözü) Ayağını bağlasan adam giderdi, diline sahip olsaydın dönmezdi; söz bir kere uçtu mu, ne misafir ne pişmanlık geri döner.

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk!

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk !   Bir memlekette hukuk terazisi şaşarsa, adalet terazisiyle …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir