Dosya Değil, Dayı Önemli
Her toplum, devlet düzenini insan kalitesine göre şekillendirir. Ama bir gün gelir de insanın yerini “bağlantılar”, liyakatin yerini “sadakat” alırsa, işte o gün kurumlar sessizce çürümeye başlar.
Türkiye’de yıllardır konuşulan ama bir türlü düzeltilemeyen kadim bir yara vardır:
“Vatandaş memura işini yaptıramaz, memur amire laf geçiremez.”
Çünkü bilinir ki o görevlinin arkasında biri vardır: bir dayı, bir milletvekili, bir il başkanı ya da emekli bir kaymakamın bacanağı….bir hela bekçisi….
Sistem öyle bir noktaya gelir ki, iş artık ”baskıya dayanmak” haline gelir.
Oysa kurumlar vatandaşa hizmet içindir. Ama bazı kurumlarda işler tam tersine döner:
Vatandaşın işi yokuşa sürülür, sıradan bir evrak günlerce bekletilir. Çünkü bazı çalışanlar, karşılaştıkları psikolojik mobbingin veya sıkıntıların acısını vatandaştan çıkarır.
Yöneticilik artık bir rehberlik değil, bir denetmenlik, bir baskı aygıtı haline gelir. İdare etmek yerine korkutmakla meşguldür. Yönetici idareci değil, sansürcü gibidir; baskı kurar, gözdağı verir, eleştiriye tahammül etmez.
Kurumlar zamanla bir hizmet yeri olmaktan çıkar, “kişisel çiftliklere” dönüşür. Bazı kişiler bu yapıları kendi malı gibi görür; işe gelmek lütuf, vatandaşa bakmak eziyet olur.
Utanmak unutulur, mahcubiyet tarihe karışır. Çünkü hesap veren değil, hesap soran gibi davranan liyakatsiz yöneticiler başa geçmiştir.
Bürokrasi / makamlar bazen bir çay bardağında boğulan bir umut, bazen de “yarın gel” le duvara çarpan bir dilekçedir.
Vatandaş umutla yazdığı dilekçeyi teslim eder ama çoğu zaman aldığı cevap şudur:
“Bizden geçti. Bekleyeceksiniz….”
Çünkü çalışanın içindeki iş ahlakı, yıllar önce sessiz sedasız emekli olmuştur. Yerine sadece bir “mesai kartı” atanmıştır.
Çünkü artık çalışmak değil, görünmek önemlidir. Kim daha çok yağ çeker, kim sosyal medyada “takdir ediliyor” gibi görünürse o yükselir. Takdiri Allah’a bırakanlar ise yerinde sayar.
Elbette istisnalar vardır. Ama çürümüş bir manavda bir elmanın sağlam olması, o tezgâha güven vermeye yetmez.
Artık kurumlarda “düzen” değil, “düzensizlik” kurumsallaşır.
Oysa insanı anlamak sadece performansla olmaz. Nereden geldiğine, nasıl yetiştiğine, hangi dilde rüya gördüğüne kadar uzanır.
Köyde büyüyen çocukla şehirde büyüyen çocuğu aynı cetvelle ölçemezsin.
Patatesle domatesi karşılaştıramazsın. Ama her biri kendi tenceresinde kıymetlidir.
Eğer bir toplumda kurumlar vicdanını kaybederse, işler artık dosyayla değil, duayla yürür.
Ama dua ederken bile evrak numarası isteyen bir sistemle karşı karşıyaysak, biz hâlâ “Yeşil elma kızarır mı, kızarmaz mı?” diye tartışmaya devam ederiz.
Zaman Odur ki…
Yıl 1900 ’lerin başı…
Bürokrasinin dosya tuttuğu kadar şiir yazdığı yıllar.
Bir yanda edebiyatla yoğrulmuş valiler, öte yanda “öğle arasına” kalmış iş takipleri.
Süleyman Nazif ( (d. 29 Ocak 1870, Diyarbakır – ö. 4 Ocak 1927, ), Hem şairdir hem kaymakam. Hem hiciv ustası, hem devlet adamı.
Nazif kaymakamdır. Çocuğu da yanindadir. Çocuk, babasına sorar:
— Baba, sen mi daha iyi İngilizce konuşuyorsun, yoksa Victor Hugo mu? ( o zamanlar kitaplar okunurdu..!!! .)
Nazif, gözlüğünün üzerinden bakar, Yalan konuşamaz, bilgeliğini de yok edemez, kıvrak zekasıyla bir bakış sunarken tebessümle yanıtlar:
— Hugo İngilizce’yi benden elbette daha iyi bilir… Ama Türkçeyi de ben ondan iyi bilirim…..
Derken kapı açılır, bir memur içeri girer.
Yıllardır aynı koltukta oturan ama işini hâlâ öğrenememiş klasik bir memur. Vatandaşı geçtik kaymakama bile illallah dedirten bir memur.
Süleyman Nazif sabırla döner:
— Evladım, sana bu işi üç kere anlattım. Hâlâ yapamıyorsun. İnsan biraz utanır, yüzün de kızarmıyor!
Memur, sanki sabah ezberiyle cevap verir , gayet sakin:
— Efendim… Kızaran elmayı dalında bırakmazlar. Hemen yerler. Ben temkinli davranıyorum. Her işi bilirsek sonumuz ne olur bizim..!!
Odaya bir sessizlik çöker. Nazif’in dudaklarında hafif bir gülümseme belirir.
Tam o sırada oğlu yeniden sorar:
— Yani baba, sen Victor Hugo kadar İngilizceyi de anlıyor musun ?
Nazif başını sallar:
— Oğlum… Ben Hugo’nun Türkçeyi anladığı kadar İngilizceyi de anlıyorum.
Ama bazı memurların ne Türkçeyi ne de mahcubiyeti anlayacak kadar özelliği var oğlum!
Fıkradan Anladıklarımız
-
Amirlik aracılık değil, doğruluk işidir. Ortada durmak değil, adil olmaktır.
-
Liyakat olmadan sistem yürümez. Bilgi yerine torpil girerse, kurum çöker.
-
Utanmazlık, vicdansızlığın habercisidir. Kızarmayan yüz, körelmiş bir kalbin göstergesidir.
-
Bürokrasi kâğıtla değil, ahlakla işler. Evraklar tertipli olsa da vicdan eksikse çare olmaz.
-
İnsanı yetiştiği yerle birlikte değerlendir. Patatesi domatese çeviremezsin.
-
Edebi zeka, sistemin nabzını tutar. Nazif’in bir cümlesi, bin dilekçeye bedeldir.
-
Yabancı dil değil, insan dili önemlidir. İngilizce değil, Türkçe’yle kalbe dokunulmalı.
-
“Yarın gel” alışkanlığı umudu ezer. Geciken adalet, güveni yitirir.
-
Yağcılık yükseltir ama kurumu çökertir. Geçici başarı, kalıcı zarara dönüşür.
-
Memur, devletin aynasıdır. Halka nasıl davranıyorsa, devlet öyle görülür.
-
Bilgi kibri değil, mahcubiyeti beslemelidir. Zeka utanma ile birleşince anlam kazanır.
-
Kuvvetli söz, zayıf sistemleri açığa çıkarır. Nazif gibi birkaç kelimeyle sistem özetlenebilir.
-
Koltuk ağırlıktır, süs değil. Koltuk hafifse, yük vatandaşa biner.
-
Devlet sadakatle değil, emanetle yönetilir. Koltuğa değil, halka sadakat gereklidir.
-
Vicdanın mesai saati yoktur. İşten çıkılsa da adalet uyumaz.
-
İdeal memur, hem kalbiyle hem diliyle çalışandır. Bürokrasi ancak insanla işler.
-
Liyakat ile torpilin farkını nesillere öğretmeliyiz. Eğitim yalnızca müfredata bağlı değildir.
-
İnsan, kültürüyle değerlendirilmelidir. Patates ve domates aynı tarife uymaz.
-
Gerçek eğitim, utanmayı bilmektir. Mahcubiyet, insanlaşmanın ilk şartıdır.
-
Her tebessüm bir eleştiridir. Süleyman Nazif’in gülümsemesi bile sisteme mesajdır.
Metin KOCA
