
13.Osmancık Ağlıyor, Komutan Gülüyor
Cehalet, tarih boyunca iktidarların en sadık müttefiği olmuştur. Çünkü bilen sorgular, sorgulayan ise kolay kolay itaat etmez. Bu ise Yönetenlerin istediği bir şey değildir.
İktidarların en çok sevdiği yurttaş tipi, sorgulamayan ama duygulanan kandırılmaya uygun kişidir.
Bilmediği şey karşısında ya tapan ya da düşman kesilen insan, sistemin işleyişi için biçilmiş kaftandır. Bunun için birkaç din anlatıcı, birkaç reklamcı, birkaç sıfatı olan ve iyi konuşan insan yeterlidir.
Tarih, bilgisizliğin iktidar aracı olarak kullanıldığı sayısız örnekle doludur. Geçmişte olduğu gibi günümüzde böyledir ve gelecek te öyle gözükmektedir….
İnsanlık, bilmediğini yalnızca kutsamakla kalmamış, bu cehaleti erdem gibi taşımayı da öğrenmiştir.
Oysa gerçek şudur:
Anlamadığımız şeye duyulan saygı, çoğu zaman bizi yönetenlerin en büyük kozu olmuştur.
Toplumlar, kendilerini “bilge” diye tanıtanların elinde kolayca yönlendirilmiş ve yönlendirilmektedir.
Din adamı kılığında şarkı söyleyenler, siyasetçi cübbesiyle nutuk atanlar, asker üniformasıyla duygu sömürüsü yapanlar, profesör sıfatı altında cehalet anlatanlar, sanat adına kandıranlar….Hepsi aynı oyunun farklı oyuncularıdır. Gerçek güç, bilgiyi tekelleştirmekte yatar. Çünkü bilen sorgular, sorgulayan itaat etmez. Oysa iktidarlar, diz çökmüş sırtlara basarak yükselmeyi sever. O zaman Muhalif bilgi tehlikelidir. İktidarların onayladıkları doğru bilgi kabul görür ki, işte sıkıntı da burasıdır.
Anlamayan kalabalıklar, söyleneni sorgulamadan kutsar. Arapça bir mırıldanma duyulunca gözler dolar; ama içeriğini anlayan pek çıkmaz. Sormaya cesaret edenin imanı sorgulanır. Dinsizlik itham edilir, ötekileştirilir…
Meali olmayan metinler ezberletilir,Oku ama anlama…. düşünmek tehlikeli….bunlar inançsızlıkla eş tutulur. Oysa Kur’an’ın ilk emri “Oku!”dur. Ne gariptir ki, iktidarların en büyük korkusu da halkın gerçekten okumasıdır. Ezberler yaptırılır ama neden anlamları öğretilmez veya anlamları çarptırılır hiç düşündünüz mü?
Ebu Lehepler Öldü mü! ‘Güç‘lere ”Karılık Yapanlar” geçmişte mi kaldı…
Bilmek..yani bilgi bulaşıcıdır. Birine sirayet ederse oradan yayılır etrafa…
Bilgi, önce güldürür; sonra düşündürür; sonunda da ayağa kaldırır….sorgular…sorgulatır….Yüzyılımızın en büyük ‘‘patlatıcı ve susturucu’‘ silahıdır.
İşte bu bilgi, yönetim sistemlerinin asla istemeyeceği şeydir.
Tıpkı bu hikâyedeki gibi: Arapça bilmeyen askerlerin dini vecd sandığı şey, aslında kebabın şiirsel bir övgüsüdür. Peki bu yanılgı kime hizmet eder? Elbette anlamı “çeviren”in işine. Dil bilmeyen kitleler, sunulan her anlamı kutsal sanır. Oysa hakiki ilim, çeviriyle değil anlamayla başlar.
Tarih gösteriyor ki, bilimle beslenen toplumlar özgürleşir; cehaletle beslenenler ise sürüleşir. Galileo’yu hapse atan, Bruno’yu yakan, , Nesimiyi diri diri yüzen, İbn-i Sina’nın kitaplarını yasaklayan zihniyet hep aynı korkudan beslenmiştir: Aydınlanan halk, efendisini tanımaz.
Osmanlı’nın son döneminde bile —tıpkı bu fıkradaki gibi— “anlamadan inanma” kültürü hakimdi.
Bugün farklı mı?
Din diye sunulanların kaçı hakikat, kaçı siyasi manipülasyon düşündünüz mü?
Bilgisizlik, insanları duygusal yönlendirmeye açık hale getirir. Tıpkı Arapça bilmeyen askerlerin deve eti şarkısına gözyaşı dökmesi gibi…
Sistemler, sorgulamayan ama itaat eden bireyler ister. Çünkü düşünen beyinler, iktidarın “kutsal” diye sunduğu yalanları teker teker çözer. Gerçek kurtuluş ise anlamadadır…. okulda, dinde ve siyasette. İnsan, ancak anladığı şeye gerçekten inanabilir.
Bu fıkra, işte tüm bu evrensel gerçeklerin mizahi bir özetidir. Biz tarih diyelim, siz o tarihin içine istediğiniz zamanı koyun! …ve deriz ki:
Bilmediğin şeye körü körüne inanma. (Belki o ayet değil, kebap reklamıdır.)
Dili kontrol eden, hakikati de kontrol eder. (Tercümanın sadakati, iktidarın bekasıdır.)
Ağlayan kitleler genelde kandırılanlardır. (Gözyaşınızın sebebi maneviyat değil, ustaca bir müzikal olabilir.)
Son bir notla bitirelim:
Anlamadığınız hiçbir şeyi kutsal sanarak ağlamayın. Önce öğrenin. Belki sizi ağlatan şey, sadece yağlı bir kuzunun şiiridir…
Buyurun, bu sadece bir fıkra değil; anlamadan inanmanın felsefî komedisi.
Zaman Odur ki
Osmanlı’nın en gizli ve bir o kadar da “dramatik” istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa (ki 1913’te Enver Paşa tarafından kurulmuş, bugünkü istihbaratımızın temel taşıdır), bir gün Meclis Muhafız Taburu olan Osmancık Taburu’na görkemli bir şölen düzenledi.
Ortam o kadar “ruhani” ve etkileyiciydi ki, taburun genç askerleri kendilerini bir anda gözyaşları içinde buldular. Arap müzisyenler ve onlara eşlik eden din adamları, ellerinde deflerle öyle yanık yanık bir şeyler okuyorlardı ki, gençlerin gözlerinden yaşlar sel olup akıyordu. Kimse Arapça bilmiyordu tabii, ama işte tam da bu yüzden herkes derin bir “manevi coşkuya” kapılmıştı.
Reis Kuşcubaşı Eşref, bu manzaradan son derece memnundu:
“İşte gerçek vatanseverlik ruhu! Bizim askerlerimiz öyle hassas ki, Arapça bilmeden bile ilahi bir vecde ulaşıyorlar!” diye düşünüyordu. Yanındaki hocalar da kendilerinden geçmiş, askerlerin bu “deruni haline” kapılmışlardı.
Ancak taburun bazı komutanları, özellikle Arapça bilenler, duruma bir anlam veremiyordu:
“Bu ne hâl böyle? Şölende herkes ağlıyor! Eğlence bu, matem değil!” diye düşünürken, dayanamayıp ağlayan bir askere sordular:
Komutan: Evladım, ne oldu? Niye ağlıyorsun? Bu bir şölen, gülmemiz lazım!
Genç Asker (hıçkırarak): Komutanım, bu okunan ayetler, gazeller… Kalbime işliyor!
Komutan (şaşkınlıkla): …Ayet mi? Gazel mi?
Müzisyenler (coşkuyla devam ederken): “Ya habibi, ya lezzetli deve eti, ohh şu kızın endamına bak!”
Komutan bir an durdu, sonra yavaşça defi susturdu ve tabura dönerek:
“Arkadaşlar, küçük bir yanlış anlaşılma var. Bu okunan şey, dini bir metin değil… deve etinin lezzetini bu etin kebabının, haşlamasının ve kızartmasının ne kadar lezzetli olduğu, ve bunu güzel kızların, leylaların yapmasının verdiği tadın… yanık yanık, makam içinde anlatın bir arap şarkısı…”
Tabur bir anda sustu. Genç askerler birbirine baktı.
Asker 1: Yani biz deve eti ve güzel kadınlar için mi ağladık?
Asker 2: Ama o kadar dokunaklıydı ki…
Asker 3: Komutanım, biz bu maneviyat işini Türkçe yapsak da anlasak? Yoksa Arapça bilen her önüne gelen bizi kandırır!
Komutan gülümsedi:
“Onu da yanlış anlarsınız oğlum… En iyisi sessizce nöbet tutun ve komutalarınıza uyun…”
O günden sonra Osmancık Taburu’nda bir daha hiçbir Arap şarkıcısı ağlatılmadı… ama en azından lezzetli yemekler hakkında “duygusal anlar” yaşanmaya devam etti.
(Not: Tarihî gerçekler mizah uğruna biraz esnetilmiştir. Deve eti sevenler ve “Leyla” diye ağlayanlar üzülmesin.)
Fıkradan Anladıklarımız
- “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp.” (Türk atasözü) Cehalet değil, öğrenmeye direnmek insanı yönetilebilir kılar.
- “Oku, fakat anlayarak oku.” (Türk–İslam irfan sözü) Ezber bilgi değil, kavranmış bilgi insanı özgürleştirir.
- “Söz gümüşse, mana altındır.” (Anadolu irfan sözü) Kelimenin değeri, taşıdığı anlam kadardır.
- “Aklını kullanmayanın boynuna tasma takılır.” (Karadeniz halk sözü) Sorgulamayan insan kolay yönlendirilir.
- “Davulun sesi uzaktan hoş gelir.” (Türk atasözü) İçeriğini bilmediğin şey sana olduğundan daha etkileyici görünebilir.
- “Balık baştan kokar.” (Türk atasözü) Bilgi ve yönetim mekanizması bozulursa toplum da bozulur.
- “Akıl akıldan üstündür.” (Türk atasözü) Her bilgiyi tek kaynaktan değil, farklı bakışlardan değerlendirmek gerekir.
- “Kör inanç, aklı susturur.” (Azeri atasözü) Duygusal teslimiyet düşünceyi köreltir.
- “Sürüye karışan yönünü unutur.” (Türkmen atasözü) Kalabalığın duygusuna kapılmak bireysel muhakemeyi azaltır.
- “Hakikat tercümeyle değil, idrakle anlaşılır.” (Türk–İslam hikmet sözü) Gerçek bilgi ancak anlayışla değer kazanır.
- “Sözün süsüne değil, özüne bak.” (Kayseri yöresi sözü) Etkileyici anlatım her zaman doğruluk anlamına gelmez.
- “Ağlayan çoksa kandıran da vardır.” (Ankara halk sözü) Toplumsal duygusallık çoğu zaman manipülasyona açıktır.
- “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” (Türk atasözü) Sahte kutsallar ve yalan anlatılar uzun süre ayakta kalamaz.
- “Aklın olmadığı yerde hurafe çoğalır.” (İran / Fars atasözü) Bilim ve sorgulama zayıfladığında mitler güçlenir.
- “İlim, sahibini ayağa kaldırır.” (Türk–İslam kültürü) Bilgi insanı hem zihnen hem toplumsal olarak özgürleştirir.
- “Kulağı dolu olanın başı boş kalmaz.” (Özbek atasözü) Öğrenen insan daha az aldanır.
- “Göz yaşı her zaman hakikatin delili değildir.” (Anadolu irfan sözü) Duygu yoğunluğu doğruluğun ölçüsü değildir.
- “Sorgulayan kul, aldanmaz.” (Türk–İslam hikmet sözü) İnanç da bilgi de sorgulamayla güçlenir.
- “Ezberle kurulan düzen çabuk çöker.” (Karadeniz halk sözü) Sağlam toplum bilinçle kurulur.
- “Mana yoksa söz yalnız sestir.” (Modern Anadolu hikmet sözü) Anlamdan kopmuş bilgi yalnızca gürültü üretir.
Metin KOCA