Sürüyü Kurt Değil, Köpeğin İhaneti Yakar!
“Üzüm üzüme baka baka kararır” derler ya… O kararma bazen olgunlaşma değil, çürümenin habercisidir. Hele ki kötülük bir toplumda alışkanlığa dönüşmüşse, sorun yalnızca bireyde değil, sistemin ta kendisindedir. Çünkü alışılan yanlış, en tehlikeli çarpıklıktır. Doğruyu değil, sessizliği ve çaresizliği meşrulaştırır.
Rüşvetin “yağ gibi iş yürütme yöntemi” sayıldığı, yalanın “siyaset dili”ne dönüştüğü, adam kayırmanın “liyakat”in yerine geçtiği bir düzen, sadece çürümüş değil; artık kendi çürüklüğünü üretmeye başlamış demektir.
Pislik, pisliği çeker. Bir köşede kirlenmiş bir birey varsa, onu oraya taşıyan bir yapı da muhakkak vardır. O yapı, kendi mikroplarını temizlemeyi değil, üzerini örtmeyi tercih eder.
Zaaf, insanın en büyük açığıdır. O açığa sızan her fırsatçı, sadece bireyi değil, çevresini, kurumu ve nihayetinde toplumu çökertir. Bazı yanlışlar o kadar kökleşir ki artık onları düzeltmekle uğraşmak zaman kaybıdır; sil baştan başlamak gerekir.
Bir sistem, birkaç yüzü değiştirerek temizlenmez. Çünkü baş değişse de zihniyet aynıysa, yön yine şaşar. Yeni gelen, eski düzenin bir parçasıysa, sessiz kalır. Ve unutulmamalı: susanlar, zamanla olanı biteni onaylayanlara dönüşür.
Bazı yanlışlar sadece mecliste değil; okulda, camide, karakolda, pazarda da yaşanır.
Öğretmenin veya idarecisinin torpille atandığı yerde çocuk dürüstlük öğrenemez.
Caminin minberine para ile çıkan biri takvadan söz edemez. Mahkemede kararın hızını avukatın, siyasinin veya medyanın gücü belirliyorsa, o ülkede hukuk işlevsiz kalır.
Zira çarpık sistem yalnız bireyi değil, değeri de şekle sokar. İçeriği boşalır, şekli kalır. Ve işte o zaman çobanlığı öğrenmeden sürü yönetmeye kalkılır; ehliyetsizlik, görev olur.
Böyle bir düzende kötülüğün doğurduğu boşluk, iyiyi bile içine çeker. O yüzden sadece kötüyü değiştirmek yetmez. Onu üreten ortam yerinde duruyorsa, yeni gelen de zamanla aynı çarkın dişlisi olur.
Çürümemek için ya baştan sağlam durmak gerekir ya da çürüyeni tam ortadan kaldıracak bir irade gerekir. Köpeğin tasmasını değiştirmekle köpeğin davranışını değiştiremezsin.
Bazen sistemin içinden biri dönüştüğünde umut yeşerir sanılır. Ama unutmayalım ki temeli çürük bir yapının duvarını boyamak çözüm değildir. Binanın kendisi yanlış inşa edildiyse, rüzgârla değil, kendi yüküyle yıkılır. Temel eğriyse, üstüne ne koyarsan koy, eğrilik devam eder.
Hakkın sesi susturulduğunda hakikat kaybolur.
Yanlış tekrarlandıkça sıradanlaşır, sıradanlaştıkça kabullenilir. Ve en kötüsü de budur: doğruyu aramak yerine, yanlışa alışmak.
Bu ülkede bazen tekrarın gücü, gerçeğin önüne geçer. Liyakatin yerini tanıdıklık, adaletin yerini ilişkiler alır. İşin yürümesi, işi bilmekten çok, “yolunu bulmak”la ilgilidir.
Bazı yapılar vardır ki içindeki taşlar değişse de temeli çürükse hiçbir şey değişmez. Yeni gelen, eski düzeni sadece boyar, güzelleştirir; ama onun özündeki bozukluk yerli yerinde durur. Temizlenmeyen yapı, bir gün en sağlam karakteri bile içine çeker, bozar, ezer.
Ve işte o zaman mesele, kişisel değil yapısaldır. Bir tuğla değil, tüm duvar sorunludur. Ve yıkılması gereken belki de sadece yapı değil, o yapının aklandığı zihniyettir. Çünkü en büyük tehlike, düşmanın dışarıda değil, içeride olmasıdır. Yanı başında, dost suretinde, sıradanlaşmış hâliyle…
…..ve düşmanın nerede olduğunu gösteren bir hikaye…
Buyrun….
Zaman Odur ki
İttihat ve Terakki devrinde, ( Modernleşme ve merkeziyetçilik yanlısıydılar. Milliyetçilik vurguları zamanla artmıştır. Başlangıçta Osmanlıcılık savunulsa da, sonra Türkçülük ön plana çıkmıştır..1908–1918 iktidar dönemleridir.), Malatya Mebusu Hacı Ahmet Efendi Meclis’te sessiz sedasız oturanlardan biriydi. Öyle kürsülere çıkıp nutuk atmaz, etliye sütlüye pek karışmazdı. Kimi derdi “çok biliyor da susuyor,” kimi “hiç bilmiyor ondan sessiz.” Ama herkes bir ihtimalle meşguldü: Acaba bu adam neyin nesi?
Bir gün Talat Paşa, onun fikrini almak istediği bir mesele üzerine, Hacı Ahmet Efendi’yi Meclis kahvehanesine davet etti. Dışarıda kahve içmeye kalksan dünya kadar para, ama Meclis kahvesi olunca kuruş hesabı. Seçilenlerin, seçenlerden üstün olduğu bir çağda, kimsenin sesi çıkmazdı buna. Beyaz Türk, marabayla bir mi olurmuş?
Neyse, biz asıl meseleye dönelim. Anlayan anlamıştır zaten… Anlamayana da avokadoyla patates aynı tezgahta satılıyor desek, “benim Korgan Gostilim ikisinden de kıymetli” der geçer…
Kahveler höpürdetilirken Talat Paşa sordu:
— Hacı Efendi, Küreselleşme, eğitim, İklim kanunu, sokaklar, maden kanunu, enercii………ve bu mesele hakkında siz ne düşünürsünüz?
Hacı Ahmet Efendi kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini kısıp dedi ki:
— Paşam, ben siyaset bilmem, meclis işlerini pek anlamam. Alavere dalavere işler çoğu… Ben bir çobanım. Ve ancak çobanlıktan anlarım. Anlatacağımın senin sorunla alakası var mı bilmem ama, yaşadığım bir şeyi anlatayım, ne anlarsan sen anla…
Başladı anlatmaya:
— Gençliğimden beri elim, elin helaline göz dikip, rızkımı haram yapmadım. Çalıştım, çabaladım, bin koyunluk bir sürü yaptım. Yaşlanınca da bıraktım çocuklara, ben emekli oldum. Meclise seçilince geldik başkente, oturduk kenara, Padişahımız ne derse ona parmak kaldırıp duruyoruz….
— Günün birinde çocuklardan biri geldi, “Baba,” dedi, “Sen hiç kurda koyun kaptırır mıydın?”
— “Hayır,” dedim. “Niye sordun?”
— “Her gün bir koyun kaptırıyoruz biz kurda,” dedi. “Hani sen bize dört köpek vermiştin ya, biz de dört tane daha ekledik ama yine de engel olamıyoruz. Her gece bir koyun gidiyor.”
— “Olayı gözleyin,” dedim.
Gözlemişler… Meğer vadiden iki kurt inermiş. Dişi kurt, köpekleri oyalarmış. Erkek kurt da sürüden koyunu alıp götürürmüş. Çocuklar bu durumu anlatınca dedim ki:
— “O köpeği vurun!”
— “Neden?” dediler.
— “Çünkü sürüsünü kurda satan, ihaneti meslek edinmiştir!”
Köpeği vurmuşlar ama fayda etmemiş. Koyunlar azalmaya devam etmiş. Ne yeni köpek, ne eski köpek, hiçbir şey değişmemiş.
— En sonunda dedim ki: “Yeni dört köpek daha alın. Onları hapsedin, mevcutlarla görüştürmeyin. Önceki köpekleri de vurun, sürüye bu yenileri salın.”
Dediklerimi yapmışlar. O gün bugündür ne kurt inmiş sürüye, ne koyun eksilmiş.
Sonradan öğrenmişler ki, o eski köpekler dişi kurtla olan ilişkilerini birbirlerine ballandıra ballandıra anlatırmış. Diğer köpekler de susarmış. Çünkü sıra bir gün onlara da gelecekmiş… Sürünün azalması onları hiç mi hiç ilgilendirmemiş. Herkes keyfindeymiş. Ta ki… kurtla ortak olan köpekler tamamen temizleninceye kadar.
Bu hikâyeyi baştan sona dinleyen Talat Paşa, mebus Hacı Ahmet Efendi’nin hiç de boş biri olmadığını anlamış. Başını sallayarak demiş ki:
— Hacı Efendi, ola ki bir gün padişahımız Sultan Abdülhamid Han seni huzuruna çağırır ve “memleketin hali ne ola?” diye sorarsa… Aman ha! Şu kurtla köpek hikâyesini anlatma, ne olur! Adam kalpten gider, bizleri de na par bilemeyiz vallahi!
Fıkradan Anladıklarımız
-
“Çürük tahta çivi tutmaz.”
Kişiler değişse de sistem çürükse sonuç değişmez. -
“Kurtla bir olup koyunu parçalayan köpekten çoban olmaz.”
İhanet içeriden gelirse en büyük zararı verir. -
“Sürüden ayrılanı kurt kapmaz; sürüyü satan köpek yüzünden kurt bayram eder.”
Asıl tehdit dışarıdan değil, içeriden gelen ihanettir. -
“Zaaf, düşmanın köprüsüdür.”
Karakterdeki zayıflık, sistemin en büyük açığı olur. -
“Bir elma çürürse tüm sandığı kokutur.”
Bireysel yanlışlar, toplumsal yozlaşmanın tetikleyicisidir. -
“Susmak, rızadır; rıza, ortaklıktır.”
Görüp de ses çıkarmayanlar da kötülüğe ortaktır. -
“Ağaca çıkan keçinin dala baktıranı vardır.”
Kendi menfaatini düşünenler, suçu başkasına yükler. -
“Kurtla koşan, kuzuyu unutur.”
Kiminle yürüdüğün, neyi kaybettiğini belirler. -
“Köpeğin sadakati tasmasındandır, kalbinde değilse o sürü sahipsizdir.”
Zorla sağlanan güven, gerçek koruma değildir. -
“Çoban uyursa kurt kral olur.”
Gözetim eksikse, kötülük sistemleşir. - Ağaç, köküyle yaşar; kökü kurursa meyve vermez.”
-
“Zulmü alkışlayan da zalimdir, susan da.”
Metin KOCA
