Ambara Fare adandı Anam Babam!
(Ambar, fare ve adam arasındaki sır nasıl bir bağlantı var acaba…)
Bazı şeyler vardır ki üstüne konuşulmaz; çünkü herkes bilir ama kimse söylemez. Mesela sabah ezanıyla kalkan yaşlı teyzenin neden torununun telefonundaki uygulamalardan daha hızlı banka işlerini çözdüğünü… Ya da devlet dairesinde çaycıyı kimseye çaktırmadan neden herkesin “amca” diye çağırdığını… Bunların hepsi küçük gibi görünen, ama sistemi kökünden oynatan kocaman fare hikâyeleridir.
Şimdi söyleyin bakalım; bir ambarda eksilme varsa ve dış kapılar kilitliyse, suç kimindir? Duvardaki delikte mi, yoksa gece vardiyasında gözünü kırpmadan nöbet tuttuğunu iddia eden bekçide mi?
Eskiler “fare var” derdi. Şimdilerde bu fareler takım elbise giyiyor, parfüm sıkıyor ve arada sırada ihale alıyor. Fare eskiden peynir peşindeydi, şimdi plaza katlarında kamu kaynaklarını kemiriyor.
O yüzden eğer bir ülkede bolluk içinde yokluk yaşanıyorsa, bilin ki orada yalnızca haşerat değil, sistemin içini oyup bir süre sonra üzerine devasa afişler asan organizmalar vardır. Bu organizmalar halkla değil, halk üzerinden yaşarlar. Hatta öyle profesyonelleşmişlerdir ki, bir buğday ambarının çalınmasını bile “hizmet alımı” diye savunurlar. Üstelik ihale şartnamesine “fare besleme alanı bırakılacak” diye gizli madde bile koyarlar.
İşte bu yüzden “ambarda fare var” sözü sadece basit bir uyarı değil, derin bir sistem eleştirisidir. Fareleri yakalamak değil, onları besleyen eli tespit etmek gerekir. Yoksa her yakalanan farenin yerine, besili kuzeni gelir.
Gelin şimdi şu fıkraya kulak verin. Masalmış gibi dinleyin ama bir yandan da cebinize bakın; çünkü bazı masalların sonunda prenses değil, eksi bakiye çıkıyor.
Ama bu masal değil aslında; sadece gerçekleri anlamaya çalışan bir milletin trajikomik sesi…
Zaman Odur ki
(bu sadece bir ‘heka’dır)
Dede, torununa eski zamanları anlatıyordu. Gözleri uzaklara dalmış, sesi yavaş ama netti:
— Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir ülke varmış evladım…
— Masal mı bu dede?
— Masalsa masal, değilse gerçek! Ama sen masal de, fıkra de, hikaye de, gerçek deme !
O ülkenin her şeyi varmış: Denizleri bereketli, dağları mermer gibi, toprağı altın kokarmış. Her mevsimi yaşar, her meyveyi sunarmış. Ama insanları hep fakirmiş. Tarlada çalışan, çarşıda koşturan, gece gündüz emek veren halk, karnını doyuramazmış. Bir avuç insan ise şatafat içinde yaşarmış.
Torun merakla sormuş:
— Dede, nasıl olur bu? Bu kadar zenginlik içinde neden fakirlik?
— Anlatayım evladım… Devletin işleri ihaleyle yapılırmış. Ne kadar ucuza yaparsan, o işi sen alırsın! Bir gün devlet, bir buğday ambarı yaptırmak istemiş. İhale açılmış. Patronlar sırayla teklif vermiş.
İlk iş adamı çıkmış:
— Beş bin altına yaparım. Bin altın devletin resmi işlerine, iki bin altın malzemeye, bin beş yüz işçiye, beş yüz de bana kalır demiş.
İkinci iş adamı:
— Dört bin altına yaparım. Aynı kalemde daha ucuz, daha pratik!
Üçüncü gelmiş:
— Altı bin isterim ama modern yaparım, sağlam yaparım!
Ardından diğer patronlar gelmiş geçmiş. Dörtle yedi bin altın arasında fiyatlar uçuşmuş.
Sıra son iş adamına gelmiş. Ceketi ütülü, saçı briyantinli. Gözlüğünü düzeltmiş:
— Ben bu ambarı 25 bin altına yaparım, demiş.
Heyet şaşkın:
— Yahu sen delirdin mi? Öncekiler 5-6 bin diyor, senin teklifin uçmuş gitmiş! Ne yapacaksın 25 bin altını?
Adam gülümsemiş, başını eğmiş, sesini yumuşatmış:
— Bakın efendim… Bu işin hakkı bu. 5 bin altını benden önce ihaleye girenlere vereceğim ki ses etmesinler. 1 altın resmi işler için. 3 bin altın malzeme. 1 altın işçilere, fazla aç gözlü olmasınlar. 5 bin altın siz değerli heyetimize. 5 bin altın da sizin ailelerinize ve çevrenize hediyeler olarak. 5 bin altın da bu kadar organize zekâmın hakkı olarak bana…
Ve ihaleyi bu adama vermişler.
Torun gözlerini açmış:
— Ama dede, bu bildiğin hırsızlık!
Dede başını sallamış:
— Evladım, dedim ya… bu bir masal. Gerçek olması mümkün mü hiç? Masal masall…ya da fıkra fıkraa….
Fıkradan Anladıklarımız
-
Gerçek soygunlar kılıfla yapılır, palayla değil.
-
Rüşvet, hediye kağıdına sarılmış yasa dışılıktır.
-
Adaletsiz ihaleler, adaletsiz toplumların temelidir.
-
Kâr-zarar dengesi değil, çıkar-ilişki dengesi belirler kazananı.
-
Gözü tok olmayan idareciler, deliği kısmen kapatır ki fare tekrar girsin.
-
Hırsız tek başına değildir, düzeni ayakta tutan sistemin ürünüdür.
-
İşçinin hakkı verilmez; sadece susması için kırıntı bırakılır.
-
“Bu işler böyle” cümlesi, çürümüşlüğün atasözüdür.
-
En büyük hırsızlıklar, toplantı salonlarında gerçekleşir.
-
Halka hizmet değil, fareye alan yaratma düzeni kurulmuştur.
-
Reklamla kamufle edilen her proje, suistimalle doludur.
-
Devlet malı denizdir; ama yüzenlerin elinde pusula vardır.
-
Denetimsizlik, farelerin bayramıdır.
-
İhale sisteminde en ucuz teklif değil, en kurnaz teklif kazanır.
-
İnsanlar geçimle uğraşırken, sistem düzenle oynar.
-
“Bir şey olmaz” anlayışı, her şeyin kaynağıdır.
-
Yönetici neyse, düzen odur.
-
Fareleri yakalamak değil, besleyen eli bulmak gerekir.
-
Adaletin olmadığı yerde, ihale değil ihanet kazanır.
-
Ve son olarak: Masal diye güldüğümüz şey, yarının gazetelerinde başlık olabilir.
Metin KOCA

İyi niyeti suistimal etmenin kıvrak zeka olarak algılandığı bir ülkenin zekaya değil ahlaka ihtiyacı vardır