İmparatorun Son Küpü
Akıllı mı olmak istersin, yoksa uyumlu mu görünmek mi?
İnsanın iyilikle, akılla, başarıyla, sağduyuyla yol almaya çalıştığı bu hayatta, bazen öyle bir an gelir ki, herkesin yanlış bildiği bir doğruya sarılmak zorunda kalırsın.
Çevrendeki herkes bir yöne koşarken sen diğer yöne yürüyorsan, ne kadar haklı olursan ol, “garip“, “inatçı“, hatta “deli” damgasını yiyebilirsin. İşte o zaman, haklı olmakla yalnız kalmak arasında ezilirsin.
Toplumun geneli bir halüsinasyon görüyorsa, gerçekleri gören azınlık delirmiş sayılır. Çünkü çoğunluk, normalin ölçüsünü kendine göre belirler. Aklı başında olmak, bazen sosyal hayatta ceza gibi işlem görür. Hele hele bu akıllı kişi bir yöneticiyse… İşte o zaman iş iyice karışır.
Bu fıkrada, halkın tamamı bir tür “deliliğe” kapıldığında, ayakta kalan son akıllı insan olan imparatorun hikâyesini okuyacaksınız. Olaylar absürt gibi görünse de aslında gerçek hayattan çok da uzak değil. Modern dünyada da benzer durumları sık sık yaşıyoruz: Akıllı olmak cezalandırılıyor, sığ düşünmek ödüllendiriliyor. Üstelik yanlış düşünceler öyle bulaşıcı ki, birkaç damla bile yetiyor: herkes aynı sudan içmiş oluyor.
Fıkraya geçmeden önce şu soruyu soralım kendimize:
Toplumun delirdiği bir zamanda akıllı kalmak cesaret mi ister, yoksa boşuna bir çaba mıdır?
Zaman odur ki
Evvel zaman içinde, Çin’in bilinmeyen ama epey sinirli bir imparatoru varmış. Günün birinde saraya alelacele Bilginler ve Kâhinler toplanmış, suratları asık, bakışları ciddi. Belli ki bedava kahveye gelmemişler.
Kâhinlerin sözcüsü, kâhinliğin raconuna uygun bir şekilde konuşmuş:
“Yüce İmparator, çok yakında öyle bir yağmur yağacak ki… Bu yağmur tüm akarsulara, göllere, çeşmelere karışacak. O sudan bir damla bile içen, delirecek. Ama öyle sokakta pantolonla gezen deliler gibi değil; mantıklı görünüp mantıksız davranan, herkesin ‘normal’ sandığı türden. Kısacası, toplu bir delilik baş gösterecek!”
İmparator ilk başta bu sözlere pek kulak asmamış. “Zaten şu kahinlerin ağzı açılınca ya tufan gelir ya felaket,” diye içinden geçirmiş. Ama ne olur ne olmaz deyip vezirleriyle uzun uzun istişare etmişler. Bulutları başka yöne sürmek istediler, ama Çin hazinesi borç içinde yüzüyordu. Ejderha heykellerini satmak da olmazdı. Sonunda eldeki imkânlarla çözüm arandı: Sarayın tüm küpleri, mahzenler, fıçı ne varsa doldurulacaktı. Temiz su stoklanacak, damlayan yağmurdan bile sakınılacaktı.
Halk da duydu söylentiyi. Kimisi umursamadı, “Yağarsa yağar, ne olmuş?” dedi. Kimisi ise eski yağmur botlarını çıkarıp küplerle su doldurmaya başladı. Herkes kendi çapında bir “akıl muhafazası” planı yaptı.
Ve beklenen gün geldi. Gökyüzü karardı, yağmur başladı. Başta herkes rahat görünüyordu. Ellerinde testiler, zihinlerinde umut vardı. Ancak haftalar geçtikçe bir sorun baş gösterdi: Küpler boşaldı.
Su bulamayan halk, mecburen o uğursuz yağmurun bulaştığı kaynaklardan içmeye başladı. Önce yavaş yavaş… Sonra bardak bardak… Sonunda koca bir toplum, deliliği içti.
Pazarda patates yerine taş satanlar, akademide “Düşünmeyin daha iyi” dersi verenler, “Kral çıplak” diyen çocuğa “Sen sapıttın” diye bağıranlar çoğaldı. Kısacası herkes “normale” döndü. Yani deliliğin normal kabul edildiği o yeni normale.
Geriye sadece İmparator, birkaç vezir ve bir grup saray mensubu kalmıştı aklı başında. Başta direndiler. “Olmaz, biz akıllıyız!” dediler. Fakat gün geçtikçe zorluklar başladı. Halk, “İmparator neden bizim gibi düşünmüyor?” diye sorguluyordu. Saray görevlileri, “Suyumuzu içmiyorsanız, bizi nasıl yöneteceksiniz?” diyordu.
Vezirlerden bazıları halkın suyunu “meraktan” içti. Bazıları ise “aman boşver, rahat ederim” diyerek. Derken saray da karıştı. Akıllı kalan tek kişi İmparator olmuştu. Ve yalnızlık, onu deliliğin kıyısına sürükledi.
Bir sabah aynaya baktı ve kendine sordu:
“Ben mi deliyim, yoksa herkes mi?”
Cevabı, dışarıdan gelen kahkahalar verdi. Düşündü, düşündü… Sonra kafasını iki yana sallayıp haykırdı:
“Yeteeerr! Bütün küpleri kırın! Ve bana da o sudan getirin!”
Çünkü akıllı kalmak, eğer kimse anlamıyorsa, sadece külfettir. Bazen yaşamak için “deli gibi görünmek” gerekir.
Fıkradan Anladıklarımız
-
Bilim insanlarını dinlememek, sadece yöneticileri değil, tüm toplumu krize sürükler.
-
Kriz anlarında bireysel önlem yeterli değildir; kolektif çözüm gerekir.
-
“Ben akıllıyım” diyene kadar, herkesin suyunu içmiş olabilirsin.
-
Toplumda delilik bulaşıcıdır; çoğunluk yapınca normalleşir.
-
Bilgi ve öngörü, harekete geçmedikçe hiçbir şey ifade etmez.
-
Geçici çözümler sadece ertelemeye yarar; çözüm üretimdir.
-
Uyum sağlamak kolaydır, direnmek güç ister.
-
Lidersen yalnız kalmaya alışmalısın.
-
Akıllı insan sayısı azaldıkça, akıllı kalmak zorlaşır.
-
Halk ne içerse, lider de sonunda onu içmek zorunda kalır.
-
Sosyal normlar, çoğunluğun alışkanlıklarıyla şekillenir, doğrulukla değil.
-
Delilik, alışkanlık hâline gelince kimse sorgulamaz.
-
Bilgelik, bazen susmayı değil, küpleri kırmayı gerektirir.
-
Toplumda yanlışlık sistemleşirse, doğru kişiler sistem dışı kalır.
-
Karar alıcılar kısa vadeli çözümlere sığınmamalı.
-
Rahata alışanlar tehlikeyi göremez.
-
Akıllı olmak yalnız kalmaktır; bu yalnızlık yönetilmelidir.
-
Hakikati görmek delilik, deliliğe uymak ise strateji gibi görünür.
-
Farklı düşünmek risklidir ama gereklidir.
-
Bazen hayatta kalmak için, aklından vazgeçmek zorunda kalırsın.
Metin KOCA

Hepimize geçmiş olsun o zaman zehirlendik birkere
Panzehir de yok… Şükürler olsun nefes alabiliyorsak ne mutlu bize… Kaleminize saglik