3. Kitabına Uygun Haydutluk Rehberi!
Bir memlekette hukuk terazisi mutfak tartısına dönerse, adaletle tartılamayan her şey “usulüne uygun” kılıfıyla tezgâha koyulur. Böyle yerlerde kanun maddeleri elbette vardır; ancak kimin için zırh, kimin için kırbaç olduğu tamamen bir muammadır. Din ve ahlak ise vicdanları temizleyen birer fırçadan ziyade, vitrini süsleyen şık birer etikete dönüşür.
İşte tam bu boşlukta, halkın vicdanı kendine gayriresmî çıkış kapıları aramaya başlar. Kimi içine kapanır susar, kimi sınırları aşar kaçar, kimi de çareyi dağda ya da yeraltı dünyasının “alternatif müşteri hizmetlerinde” arar. Torpil, rüşvet ve mafyaya sığınma eğilimi, aslında sadece birer suç değil; adaletsizliğe karşı halkın ürettiği ilkel, tehlikeli ama çaresiz bir hayatta kalma refleksidir. Çünkü insan, hakkını mahkeme salonunda bulamazsa, sokak aralarında aramaya başlar.
Sistemin en büyük illüzyonisti ise “din ve kural tüccarlarıdır.” Onların elinde haram, iki paragraflık bir fetvayla “helal” bir yatırıma dönüşür; rüşvet “danışmanlık ücreti” olur; kul hakkı ise kalın kapaklı nizamnamelerin altında kaybolur. Bu absürt düzen, güçlüyü daha cüretkar, zayıfı ise tam bir trajikomik figür haline getirir. Eğitim sistemi ise çocuklara hakkını aramayı değil, güçlüden korkmayı ezberletir. Sonra da hep birlikte şaşırırız: “Yahu bu halk neden dağdaki eşkıyaya o kadar kızmıyor da, şehirdeki kravatlıya karşı bu kadar öfkeli?”
Unutmamak gerekir ki: Her hukuki olan, hakiki adalet demek değildir.
Aşağıdaki hikaye; elinde tüfekle gezen amatör haydutlardan ziyade; elinde mühür, arkasında makam ve önünde kitap olan profesyonel şehir eşkıyalarının ne denli tehlikeli olduğunu anlatan, coğrafya ve zaman tanımayan evrensel bir trajikomedidir. Biz fıkra deyip gülelim, gerçekliğini ise kendi dünyamıza soralım…
Zaman Odur ki…
Varlıklı bir adamcağız, artık dünya sürgününü tamamlamak üzere yatağa düşer. Ölüm döşeğinde oğlunu yanına çağırır ve son arzusunu fısıldar:
— “Oğlum! Yatağın altında içi altın dolu iki kese var. Biri senindir, helal lokmadır, dilediğince harca. Ama diğer keseyi ne yapıp edeceksin, bu memleketin en büyük eşkıyasını bulup ona hediye edeceksin. Soru sorma, vasiyetimdir!”
Yaşlı adam göçüp gider. Oğlu da babasının ruhu huzur bulsun diye altınları yüklenip yollara düşer. Amacı net: En büyük haydutu bulmak. Ancak nereye gitse, kime sorsa bir hayal kırıklığı! Memlekette haydutluk adeta serbest piyasa ekonomisine dönmüştür. Kimi bulsa, çevredekiler burun kıvırmaktadır:
— “Yahu evlat, sen buna mı eşkıya diyorsun? Bu gariban topu topu yirmi kişi soymuş, üç beş kuruş kara para aklamış. Sen git falan eyaletteki meşhur haydutu bul; adamın dolandırdığı insan sayısı ülkenin nüfus sayımından fazla!”
Delikanlı tam bir yıl boyunca diyar diyar gezer. Nihayet, kuş uçmaz kervan geçmez, haritalarda bile görünmeyen yedi dağın arkasında öyle bir eşkıyanın adını duyar ki, millet korkudan adamın adını sadece sessiz harflerle telaffuz etmektedir. Bıyıkları ağaç dalı gibi sert, bakışları barut kokan bu adamın elinden havadaki kuş bile haraç vermeden uçamamaktadır.
Bizim saf oğlan, “Tamam, aradığım vizyoner lideri buldum” diyerek dağa tırmanır. Tabii anında etrafını silahlı adamlar sarar:
— “Ulan bre gafil! Bu dağda eceline mi susadın?”
Oğlan titreyerek, “Ağanıza hediye getirdim, vasiyet var!” diyerek teslim olur. Üstü arandıktan sonra yedi dağın efesinin karşısına çıkarılır. Eşkıya hakikaten heybetlidir. Gürleyen bir sesle sorar:
— “Be hey tıfıl! Kurda kuşa yem olmadan önce anlat bakalım, benim mekânımda ne ararsın?”
Oğlan cesaretini toplayıp babasının vasiyetini anlatır ve keseyi uzatır:
— “Ağam, babamın vasiyetidir. Bu memleketin en büyüğü sizmişsiniz. Lütfen kabul edin.”
O gaddar eşkıyanın yüzünde birden hüzünlü, adeta bir pedagog şefkati belirir:
— “Bak genç adam,” der. “Seni sevdim, dürüst bir çocuksun ama belli ki dünyayı hiç tanımıyorsun. Evet, biz buraların ağasıyız, doğru; ama biz amatörüz. Biz haksızlığa kızıp dağa çıktık, canımız sıkılırsa cüzdan alırız ama ruh almayız. Bu memlekette benden çok daha büyük, kurumsallaşmış bir haydut var.”
Oğlan şaşırır: “Kimdir ağam?”
Eşkıya bıyık altından güler:
— “Şimdi geldiğin yoldan dön, şehre in ve Kadı (Hâkim) Efendi’yi bul. Memleketin en büyük profesyoneli odur. Selamımı söyle, keseyi ona ver. Hiç merak etme, seve seve alır!”
Oğlan şehre iner, Kadı’nın lüks konağını bulur. Huzura çıkıp meseleyi anlatır:
— “Hâkim Bey, durum böyle böyle. Dağdaki eşkıya bu keseyi sizin hak ettiğinizi söyledi. Buyurun.”
Hâkim bunu duyunca zemberekten boşalmış saat gibi yerinden fırlayıp kükrer:
— “Vay ahlaksız, müfteri haydut! Bana nasıl rüşvet teklif edersin? Bilmez misin ki biz hukukun adil neferleriyiz? Dinimiz, kanunumuz rüşveti yasaklar! Yıkıl karşımdan, yoksa seni zindanda çürütürüm!”
Bizimki ağlamaya başlar:
— “Aman efendim, ben bir yıldır yollardayım. Babamın vasiyeti kalmasın. Siz hukuk adamısınız, din adamısınız… Şöyle kara kaplı kitaba baksanız da bu işi kitabına uydursanız?”
“Kitabına uydurmak” kelimesini duyan Kadı’nın gözleri parlar, sakalını sıvazlayarak koltuğuna geri oturur:
— “Hah… Şöyle rasyonel konuş,” der. “Şimdi, devletin bir memurunun açıktan para alması hem hukuka hem şeriata aykırıdır, büyük günahtır. Lakin… Eğer aramızda yasal bir ticari akit yaparsak, ticaret helaldir. Sana bir şey satmam lazım ki bu altınlar bana helal olsun.”
Oğlan sevinçle: “Ne satacaksınız efendim?” diye sorar.
Kadı pencereden dışarıyı, bembeyaz karlar altındaki uçsuz bucaksız arazisini gösterir:
— “Bak, bu arazide ne görüyorsun?”
— “Kar görüyorum efendim, her yer kar.”
— “Harika! İşte ben bu arazideki bütün karları sana satıyorum. Sen de bu keseyi bana ödeyeceksin, bir de mukavele imzalayacağız. Alışveriş helal, vasiyet tamam!”
Oğlan sevinçle imzayı atar, keseyi teslim eder ve rahat bir nefes alıp handa uykuya dalar. Ancak sabaha karşı kapı tekmelerle açılır. Askerler oğlanı yaka paça Kadı’nın huzuruna çıkarırlar. Getirirken de biraz hırpaladıkları için oğlanın üstü başı perişandır.
Kadı bu sefer hiddetten köpürmektedir, elindeki tesbihi adeta koparacak gibi çekmektedir:
— “Be hey utanmaz, arlanmaz şehir eşkıyası! Biz dün seninle bir sözleşme yapmadık mı? Bu karları satın almadın mı?”
Oğlan korkuyla: “Aldım efendim, parasını da verdim,” der.
Kadı parmağıyla dışarıyı gösterir:
— “E be mübarek, peki senin bu karlarının benim şahsi arazimde ne işi var?! Malına sahip çıksana! Senin karların şu an benim topraklarımı illegal olarak işgal ediyor! Derhal temizle o karları arazimden, yoksa seni işgalcilikten hapse attırırım!”
Oğlan feryat eder:
— “Aman efendim, dönümlerce karı ben tek başıma nasıl kaldırayım? Gücüm yetmez!”
— “Onu bana mülkümü işgal etmeden önce düşünecektin! Kanun açık, işgalin cezası zindandır!”
Oğlan çaresizlikle yine yalvarır:
— “Efendim, kurbanınız olayım. Yok mudur bu işin de kitaba uygun bir hâl yolu?”
Kadı kara kaplı kitabı tekrar açar, mırıldanarak birkaç sayfa çevirir ve yüzünde muazzam bir aydınlanmayla cevap verir:
— “Vardır! Arazi sahibi olarak ben, davalı olarak sen… Eğer bana ‘arazi işgal ve kira bedeli’ olarak bir kese altın daha verirsen, karlarının bahara kadar burada kalmasına yasal izin verebilirim.”
Oğlan çaresizce cebindeki diğer keseyi de çıkarıp Kadı’ya uzatır. Belgeleri imzalayıp konağın kapısından dışarı çıktığında, temiz havayı içine çeker, uzaktaki yedi dağlara doğru bakarak mırıldanır:
— “Ah benim aslan eşkıyam, dağların efesi… Sen haklıymışsın. Senin elinde tüfekle yaptığın haydutluk, bunların kanunla, mühürle ve kitapla yaptığı eşkıyalığın yanında melek kalırmış…”
Fıkradan Anladıklarımız
- “Kadı davacı olursa adalet yetim kalır.” (Anadolu halk taşlaması)— Hukuku uygulayan kişi aynı zamanda çıkar peşindeyse toplum güven duygusunu kaybeder.
- “Terazi bozulursa pazar da bozulur.” (Türk atasözü)— Adalet sistemi sarsıldığında sadece mahkeme değil, toplumun bütün dengesi bozulur.
- “Balık baştan kokar.” (Türk atasözü)— Yöneten kadrolardaki ahlâkî çürüme zamanla bütün topluma yayılır.
- “Kurda emanet edilen sürü sabaha çıkmaz.” (Yörük halk sözü)— Halkın hakkı ehil olmayan kişilere bırakıldığında zarar kaçınılmaz olur.
- “Kalemle yapılan zulüm kılıçtan ağırdır.” (Osmanlı irfan sözü)— Resmîyet ve mühürle yapılan haksızlık, açık suçtan daha yıkıcı sonuçlar doğurur.
- “Ağanın eli tutulmaz, garibin sözü duyulmaz.” (Doğu Anadolu halk sözü)— Güç eşitsizliği arttıkça toplumda adalet hissi zayıflar.
- “İş bilenin, kılıç kuşananın.” (Türk atasözü)— Yetki ve makam bilgi, liyakat ve ahlâkla birleşmediğinde zulüm üretir.
- “Haram lokma boğazda düğüm olur.” (Anadolu halk sözü)— Haksız kazanç sadece mala değil, insanın iç huzuruna da zarar verir.
- “Ağzı olan konuşur, terazisi olan tartar.” (Rumeli halk sözü)— Her hüküm veren adil değildir; ölçünün doğruluğu asıl meseledir.
- “Çobansız sürü kurda kalır.” (Türk atasözü)— Toplumun rehbersiz ve denetimsiz kalması kötülüğü büyütür.
- “Güçlüye hak, zayıfa sabır düşerse düzen çöker.” (Türk atasözü)— Hukukun eşit uygulanmadığı yerde halk başka yollar aramaya başlar.
- “Kuru söz karın doyurmaz.” (Türk atasözü)— Kanun metni tek başına yeterli değildir; uygulamadaki ahlâk belirleyicidir.
- “Çürük direk evi ayakta tutmaz.” (Türk atasözü)— Eğitim, hukuk ve aile temeli zayıfsa toplum uzun süre sağlam kalamaz.
- “Gölge eden ağaç meyve vermez.” (Doğu Karadeniz sözü)— Koruması gereken makam baskı aracına dönüşürse fayda değil zarar üretir.
- “Dağdaki haydut korkutur, şehirdeki haydut çürütür.” (Türk atasözü)— Açık suç bireyi, kurumsallaşmış suç ise bütün toplumu yaralar.
Metin KOCA