62.Şeytanın Arabayla Melek Araması
Hayat bir yolculuksa, tabelalarla dolu bir otobandır aslında….
Ama biz tabelalara bakmayız. “Dur” yazan levhaya basar geçeriz, “Viraj” işareti görünce hız yaparız. Sonra kaza yaptığımızda da hayata küseriz.
Yahu kardeşim, hayat sana zaten 3 kilometre önceden bağırmış: “Yavaşla, bak uçurum var! Viraj var. Dikkatli git.” Ama biz levhalara hız göstergesine değil, gönlümüzün gaz pedalına basmayı marifet sayarız. Arabesk de varsa ooh my Gad!
Her büyük hüsranın öncesinde minik bir tırtık olur. Mesela boğazda hafif bir gıcıklanma: “Hasta oluyorsun” Vitaminlerle destek kuvvet çağır! der. Biz ne yaparız? “Bir şeyim yok ya,” deriz. İki gün sonra battaniye altında dizilere vidyolara tuvalet peçetesiyle eşlik ederiz.
Borç batağına saplanmadan önce “Bu taksit seni zorlar” diyen iç ses vardır. Ama biz iç sesi susturur, dış sesi dinleriz: “Faizsiz 6 ay vade!”
Sevdiğimiz insanla mutlu değilizdir ama “herkes evli ya hu” Alışırız zamanla.!.. diye evleniriz.
Yanlış meslek seçeriz, sonra yanlış evliliği meslek gibi sürdürürüz.
Üstelik her seferinde kendimize sonsuz güvenimiz vardır. “Ben öyle hata yapmam.” ‘‘Hata onda/ onlarda” deriz. Hem de öyle bir yaparız ki pişmanlık kargo değil, kargo uçağıyla gelir.
Hatalarımızı meşrulaştırırken de bir yeteneğimiz var. Deriz ki: “Ben duygusalım.” “Gençtim.” “Ben başkasına benzemek istedim/istemedim.” Oysa ne duygusallık ne gençlik ne de özentilik, freni patlamış hayat kamyonunu aklar.
Ve sonra ağlamaya başlarız.
Durduk yere değil, yaptıklarımızın neticesinde… “Bunu hak ettim mi?” deriz. Evet, ettin. ( Veya etmedim diyerek kendini de kandırabilirsin. Bu psikolojik olarak rahatlatır ) Çünkü arabayı kullanırken vicdan / relax gözlüğünü takmadın, tabelaları okumadın, meleklerin uyarı sinyalini duymadın. Hayattaki sıkıntıları yaşarken olumsuzlukları düşünmedin. Ben Ferdim Özgürüm…falan filanlara inandın…..
Ama işte hayat bu.
Ne yaparsan yap, sonunda seni kendi aynasında tartar. Olana çare yok, gidene dua… Olanı kabullenip yola devam etmek gerek. Ne demişler: “Hayat, anlayana bir ders; anlamayana tekrar.”
Dengeli yaşamak lazım.
Eskiler buna “İfrat ve tefrit” derdi. Ne çok ne az. Ne aşırı sevmek, ne aşırı nefret etmek… Ne çok konuşmak, ne suskun kalmak…
Her şey kararında güzeldir. Ama bizim milletin ayarı bozuktur. Kısık sesle bile “Beni duymadın!” diye bağırır, fazla ilgide boğulur, ilgisizlikte küser. Hem şarj ister, hem kabloyu keser.
Hayatı yaşarken en büyük marifet, o içimizdeki tabelalara kulak verebilmektir. Hani yolda giderken “Radara girme” der biri, onu bile takmıyoruz. Çünkü biz radar cezasından korkarız, ama kaderin tokadından asla.
Sevmek bile dengede güzeldir. Çünkü haddinden fazla sevgi, şımarıklık doğurur. Azı ise ilgisizlik.
Hayat belki de, bütün bu uçurumlara karşı kurulmuş bir ip üstünde yürümek gibi: Dengeyi kaybeden düşer, uyarıyı gören yol alır.
Ve bazen…
O uyarı hiç ummadığın bir yerden gelir…
Mesela tamirciden…
Ya da çocuklardan…
Ya da bir mantar fıkrasından…
Zaman Odur ki
Adam bir sabah telaşla tamirciye girer. Yüzünde ciddi bir ifade, kafasında bin bir soru…
– Ustam, durum acil… Bir hafta sonra uzun yola çıkacağım. Arabam şehir içinde 150- 160 kilometreyle giderken önden garip garip sesler geliyor.
Usta gözlüğünü burnunun ucuna indirip bir baktı, sonra arabaya döndü:
– Şehir içinde 150- 160 mı dedin?
Adam ”evet ”der ve bunu kafa sallayarak onaylar.( Dabl onaylama. Ben yalan konuşmam. Konuştuğumu da bilirim havasında).
Usta dudağını büker, “Şeytan hızında gidip melek arıyorsun” bakışı atar. Ama mesleğin raconu gereği sustu, kabutu açtı. Bir iki yere tıklattı, sonra motoru çalıştırdı. Arabadan gerçekten de bir uğultu, bir titreşim, sanki Azrail fren yapıyor.
Adam ustaya tekrar sordu:
– Usta bu ses neyin nesi?
Usta içinden “Ya Rab, senin yanına yakışacak, bu kulunu bana mı gönderdin?” diye dua eder. sonra:
– Kardeş bu duyduğun ses var ya, uyarıcı melek. Hız yapma, içinde çocuk var, hatırla diye bağırıyor. Ama sen kulak tıkamışsın galiba… “Salak gibi hız yapma! Arabada çocuğun var! Hatırla! komutunun ses ayarı bozulmuş anlayacağın…!”
Adam mahcup oldu, kafasını eğdi. O sırada arka koltuktan çocuğun sesi duyuldu:
– Baba! Ödevim var. Hangi mantarlar yenmez?
Baba afalladı, “Hepsi mi? Bazısı mı?” derken ustadan net cevap geldi:
– Yeğenim… BÜTÜN mantarlar yenir! Bazılarını defalarca yersin. Bazılarını bir defa yersin. O yüzden dikkatli ol. Özellikle baban gibi hızlı gidenlerin hayatında hangi mantarın ne zaman çıkacağı belli olmaz.
Adam bir anlık sarsılır, ama sonra yine “Ama ben arabayı hissediyorum, sağlam araba. Yollar geniş ve güzel…” falan diye gevelemeye başlar.
Tamirci başını sallar:
– Sen arabayı değil, keyifli olmayı, egoyu hissediyorsun. Onun da freni yok zaten…
Sonra adama döner:
– Eğer çocuğunun bir daha ödev sormasını istemiyorsan, hızlı gitmeye devam et kardeşim. Bir viraj sonra zaten tüm sorular sonsuz sessizliğe karışır.
O an adamın yüzü değişti. O güvendiği hız, birden korktuğu son oldu. “Arabayı satmalı mıyım yoksa çocuğu fren balatası olarak mı kullanmalıyım?” ikilemi arasında kaldı. Nihayetinde çocuğa döndü ve:
– Oğlum şunu da yaz: En çok soruyu soranlar… en önce öğrenenlerdir. Ama bazen… geç olur öğrenilen.
Fıkradan Anladıklarımız
1. “Davulun sesi uzaktan hoş gelir.” (Türk Atasözü) Hız ve cesaret uzaktan bakıldığında havalı görünür; ama direksiyondaki tehlikeyi ancak o koltukta oturan anlar.
2. “Akıl yaşta değil baştadır.” (Türk Atasözü) Bir çocuğun saf sorusu bazen yetişkinin kör noktasını aydınlatır; yaş değil, farkındalık belirleyicidir.
3. “Yuvarlanan taş yosun tutmaz.” (Türk Atasözü) Durmadan hızlanan insan ne tecrübe biriktirir ne de etrafındakilere tutunabilir.
4. “Her yokuşun bir inişi vardır.” (Türk Atasözü) Bugünkü pervasızlığın yarınki faturasını kimse iptal edemez; yokuş ne kadar hızlı çıkılırsa iniş o kadar sert olur.
5. “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” (Türk Atasözü) Uyarılar zamanında dikkate alınmazsa geri dönüşü olmayan noktadan sonra pişmanlık sadece seyirci kalır.
6. “Ağaç yaşken eğilir.” (Türk Atasözü) Alışkanlıklar henüz küçükken düzeltilmezse, virajda kırılma kaçınılmaz olur.
7. “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül bir muhabbet ister bahane.” (Türk Atasözü) İnsan aslında hız değil huzur arar; ama huzuru hızda aramak, susuzluğu tuzlu suyla gidermeye benzer.
8. “Körle yatan şaşı kalkar.” (Türk Atasözü) Egoyla yoldaşlık eden, gerçekleri bulanık görmeye başlar ve bu bulanıklığı normal sanır.
9. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” (Türk Atasözü) İnsan hatasını işlemeden önce bahanesini çoktan üretmiştir; “duygusaldım, gençtim” kılıfları hep hazırdır.
10. “Çoban armudu, dalında kalmaz.” (Çorum Yöresi) Olgunlaşmamış karar zamanı gelmeden düşer; aceleyle koparılan her meyve ağızda buruk tat bırakır.
11. “Dervişin fikri neyse zikri de odur.” (Türk Atasözü) Zihnini hıza ve keyfe kilitleyenin kulağı uyarıya kapalıdır; çünkü insan ancak aradığını duyar.
12. “Sakla samanı, gelir zamanı.” (Türk Atasözü) Küçük ihmallerden biriktirilen rehavet, büyük kazanın yakıtı olur; her ertelenen tedbir, gelecekteki bedeli kabartır.
13. “Kolay gelen kolay gider.” (Kayseri Yöresi) Zahmetsizce elde edilen hız, güven ve konfor, bir virajda buharlaşır; gerçek kazanım emekle gelir.
14. “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır.” (Türk Atasözü) “Hata onda, bende değil” demek vicdanın fren balatalarını aşındırır; önce kendi sürüşünü sorgulayan yolda kalır.
15. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir.” (Türk Atasözü) Bin kere söylenen “yavaşla” sözü işe yaramaz da bir kaza anı bütün hayatı yeniden yazdırır.
16. “Yerin kulağı vardır.” (Türk Atasözü) Hayat her sözü, her gazlamayı, her ihmali kaydeder; hesap vakti geldiğinde hiçbir şey kayıp değildir.
17. “Bükemediğin bileği öpeceksin.” (Erzurum Yöresi) Hayatın fizik kurallarını ego ile bükmek mümkün değildir; yerçekimi de viraj da kimseye ayrıcalık tanımaz.
18. “Araba devrilince yol gösteren çok olur.” (Türk Atasözü) Kaza olduktan sonra herkes “ben demiştim” der; asıl mesele, kaza olmadan önce o sesi duyabilmektir.
19. “Tencere yuvarlanır kapağını bulur.” (Türk Atasözü) İnsan, yaptığı seçimlerin sonuçlarıyla er geç yüzleşir; 160’la giden tencere, uçurumda kapağına kavuşur.
20. “El elden üstündür.” (Türk Atasözü) Bir tamircinin sözü, bir çocuğun sorusu, bir mantar fıkrası; hayatın en büyük dersleri en mütevazı ağızlardan dökülür.
Metin KOCA