Elin Eşeğini Ararken, Kendi Eşeğini Kaybetme!

 

Elin Eşeğini Ararken, Kendi Eşeğini Kaybetme!

Yıllardır süregelen bir hakikat var ki, o da şudur:

Devlet, kendi malını kaybedince yer yerinden oynar. Ama vatandaşın canı kaybolsa, kimseden “geçmiş olsun” bile duymaz.

Kamunun malı kutsaldır; çünkü sahibinin dev bir eli vardır.

Ama vatandaşın derdi küçük görülür; çünkü sesi duyulmaz. Devletin kaybı, bir “ulusal kriz” gibi ele alınırken; halkın kaybı ise “kişisel mesele” kategorisinde değerlendirilir.

Sıfatları olan birinin eşeği( her türlü istek ve arzu) kaybolsa, köy ayağa kalkar; ama köylünün kendi eşeği kaybolduğunda, devlet burnunu bile kıpırdatmaz. Zaten çoğu zaman devletin gözünde birey, kendi kendine yetmesi gereken bir çobandır. Yani herkes kendi eşeğini, kendi bulmak zorundadır.

Bu fıkrada anlatılan yalnızca bir eşek meselesi değil. Bu, bireyle otorite arasında kurulan mesafenin, öncelik sıralamasının, acı karşısında takınılan tavrın bir özeti.

Zengin ve fakir karşılaştırması….

Kurum/ kuruluş vatandaş öncelemesi…

İnsanlar bazen sırf korkudan aramaya koyulurlar, bazen de zorunluluktan. Ama bir de Hoca gibi olanlar vardır:

Neşesini kaybetmeden, aklını kaybetmeden arar. Çünkü bilir ki, kaybettiği şeyi ancak umutla ve azimle bulabilir. Kendini hırpalamanın kimseye bir şey kazandırmayacağını bilir….

İnsanoğlu garip bir varlık. Yeri gelir, başkasının acısına türküyle yaklaşırız. Tavırlarımız davranışlarımız onu gösterir. Çünkü biliriz ki, o acı bizim değil. Yeri gelir, kendi acımızda ciğerimiz dağlanır. Ama bu iki hâl arasındaki fark, toplum olarak empati kurma yeteneğimizin ne durumda olduğunu gösterir.  Ebu’l-Hasan Harakani  Empatiyi Müslüman toplum için ne güzel ifade eder:

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.”

Ne olursa olsun, bir şeyi unutmamalıyız:

Başkalarının kaybı da bizim sorumluluğumuzdur. Elin kayıbıyla, sıkıntısıyla  alay etmeyelim, çünkü yarın biz de o duruma düşebiliriz.

Kayıplara, sıkıntılara birlikte el verirsek, daha çabuk buluruz. Üstelik kaybettiklerimizi ararken neşemizi de kaybetmezsek, yol boyunca umutla yürürüz.

Bir memlekette insanların değil, sadece belgelerin ve eşyaların peşine düşen bir sistem varsa…

O zaman biz de Hoca gibi türkü söyleyerek eşek arar, feryat zamanı gelince de neşe denen şeyin aslında ne kadar politik bir direnç olduğunu gösteririz.

Zaman Odur ki

Günün birinde Akşehir’de büyük bir telaş kopmuş. Subaşının (Selçuklu’da askeri vali, komutan) eşeği kaybolmuş. Ama bu, öyle sıradan bir eşek değilmiş. Hem devletin hem milletin gururu, hem Subaşı’nın kolu kanadıymış bu hayvan.

Subaşı öyle bir bağırmış ki:

— Çabuk bulun benim eşeği! Bulunmazsa, karışmam ha!

Köylüler neye uğradığını şaşırmış. Kimi evin altını üstüne getirmiş, kimi dağın tepesine tırmanmış. Herkes bir telaş içinde dört bir yana dağılmış. Yolda Nasreddin Hoca’ya da rastlamışlar:

— Aman Hocam, Subaşı’nın eşeği kaybolmuş. Yolda sahipsiz eşek görürsen mutlaka yakala ha!

Hoca sormuş:

— Eşek kimin dediniz?

— Subaşı’nın!

— Ha öyle deyin! Ararım, ararım… Hem de türkü söyleyerek!

Ve Hoca, elini arkasına bağlamış, kırlara doğru yürümeye başlamış. Ağzında bir türkü, aklında bin tilki… Yolda karşısına bir köylü çıkmış:

— Hoca, hayırdır, bu ne neşe? Türküyle nereye?

— Subaşı’nın eşeğini arıyorum.

— Yahu, türküyle eşek mi aranır?

— El elin eşeğini, hele ki Subaşı’nınkini, türküyle arar insan. Zorla aranıyorsa, bari gönül eğlensin!

Az ileride Hoca’nın karşısına bu sefer bir tanıdığı çıkmış:

— Hoca Efendi, senin de eşeğin kaybolmuş. Hanımın dedi ki “Eşeği bulsun!” Hadi bakalım, neşen yerinde, türkü de cabası! Kendi eşeğini de türkü söyleyerek mi arayacaksın?

Hoca saatlerce bu defa kendi eşeğini arıyor. Yine türkü söylüyor. Eşeği kaybolan türkü mü söyler Hoca Efendi denilince uzaklardaki tepeyi göstermiş:

— Benim eşek olsa olsa orada olur. Daha önce hep orada buldum. Ümidim var. Oradadır. Orada da yoksa… O zaman siz görün bendeki feryadı!

Köylü merakla sormuş:

— E hani türküyle arıyordun? Bulunmazsa niye feryat edersin ki?

Hoca gülerek cevaplamış:

— Önce ümitle ararım. Neşemi üzülerek kaybetmem. Umut bitince, siz o zaman görün bendeki yangını. Ama elin eşeği ise… Eh, türküsüz aramaya değmez!

Fıkradan Anladıklarımız

  1. Devletin kaybı, toplumun ortak meselesi gibi ele alınırken bireyin kaybı önemsiz görülür.
  2. Elin eşeği için herkes seferber olur ama komşunun acısına kulak tıkayan çoktur.
  3. Empati eksikliği, toplumsal dayanışmayı zayıflatır.
  4. Zorla yaptırılan işte gönül eğlendirmek, halkın zekâsıyla hayatta kalma refleksidir.
  5. Kendi derdine düşenin feryadı, başkasının derdine edilen türküden daha derindir.
  6. Umut, kayıpları bulmanın ilk adımıdır.
  7. Neşeyi kaybetmemek, direnmenin ve sağduyunun göstergesidir.
  8. Devletin halkla eşit mesafede olması, adaletin temelidir.
  9. Toplum, başkasının acısını anlamadan kendi acısının değerini kavrayamaz.
  10. İnsanlar başkası için değil, kendisi için üzülür; bu da toplumun bireyselliğe evrilmesidir.
  11. Kurumlar, bireyin yanında değilse o kurumlar güven kaybeder.
  12. “Elin derdi bana ne” anlayışı, toplumsal çürümenin habercisidir.
  13. Umarsız kalınan her kayıp, toplumu biraz daha yalnızlaştırır.
  14. Mizah, umutsuzlukla başa çıkmanın en etkili yollarından biridir.
  15. Zorbalıkla yapılan iş, gönülsüz olur; gönülsüz iş ise bereketsiz.
  16. Toplumsal seferberlik, yalnız devlete değil halka da düşer.
  17. Sorunlara karşı neşeyle yaklaşmak, çözüm yolunu açık tutar.
  18. Sahip çıkılmayan her acı, bir gün kapınızı çalabilir.
  19. Kayıplar ortak aranırsa daha çabuk bulunur.
  20. Kendi eşeğini kaybeden bir halk, başkasının eşeğiyle teselli bulmamalı; birlikte çözüm aramalıdır.

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

Mideyi Bastır, Kafayı Sustur

Mideyi Bastır, Kafayı Sustur Dünya tarihi boyunca sistem değişti, yönetimler değişti, ama değişmeyen tek şey …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir