Sürpriz Değil, Bildiğimiz Hayat!
Süpriz nedir deseler, bir anda bizi değişime sokan, şaşırtan, sevinçli veya üzücü hallere deriz derim.
Hayat, sandığımız kadar “sürprizlerle dolu” bir yer değildir aslında.
Bu cümleye itiraz eden çok olur, ama çoğu da zaten şark kültürünün büyülü sisinde yaşamaya alışmışlardır.
“Hayat bu, belli mi olur?” deriz ya hani… İşte o “belli olmama” hali, aklın, bilimin ve deneyimin yerine kaderci boşluğu ya da güvenli bir gurubun ezberini koymanın kibarcasıdır.
Oysa doğa dürüsttür. Fizik yalancı değildir. Hayatta olacakların çoğu önceden “belli olur.”
Mesela…
Bulut gökyüzünde süzülüyorsa, büyük ihtimalle yağmur yağacak demektir. Bunu anlamak için meteorolog olmaya gerek yok.
Ama biz ne yaparız?
Yorganı dışarı asarız, sonra da pikniğe gideriz.
Sonra “Sürpriz oldu, yağmur yağdı” diye ağlaşırız.
Hayır! Sürpriz olmadı. Sadece senin aklın bir yerlerde kaldı.
Çalışmıyorsun… kazanamayacaksın.
Eğitim sistemine, altyapısına yatırım yapmazsan…. kalkınma bekleyemezsin…
Yönetemiyorsun… ne kadar hamasi nutuk atsan da “yönetemedi” denilecek.
Çalıyorsun… bir gün bir yerden mutlaka çıkacak.
Hızlı gidiyorsun… kaza yapacaksın.
O kişi sana uygun değil…. mutsuz olacaksın.
Ve hayatın kendisi bu kadar hesaplıyken biz hâlâ “bakalım ne olacak” diye yaşıyoruz.
Bu bir saflık değil, bir gaflet biçimi.
Ve ironik olan şu ki, biz bu gafleti sürpriz sever bir kültürel romantizm zannediyoruz. Uyduk Kadere Allahu Ekber!… Elbette Kader var….Yaratan var….
O Allah Gözünüzü aklınızı kalbinizi bağlayıp körebe oynayın ben sizi tutarım demiyor ki!
Tarih boyunca havuz problemleri değişmedi: O havuzun dibi delikse, 10 musluk da açsan su bitecek….
İster Osmanlı ol, ister Cumhuriyet, ister Avrupa Birliği hayali kur…Gerçeklik değişmiyor.
Ama biz “umut” adı altında gerçekleri inkar ederek yaşamak istiyoruz.
Daha çok çalışmadan zengin olmayı, bilmeden alim olmayı, yönetemeden güçlü olmayı…
Ve sonra da ”sürpriz” ( mi) olunca hayal kırıklığına uğruyoruz….
Hayır, hayal kırıklığı değil o; gerçeğin kendisi. Ama yine de aynı filmi izliyoruz. Sanırım İzlemeye de devam edeceğiz.
Hatta çoğu zaman aynı sahnede aynı hataya güldüğümüz fıkraları tekrar tekrar anlatıyoruz, anlatacağız.
Çünkü biz hafızamızı kaybediyoruz. Kolektif hafızamızı.
Toplumsal, tarihsel, zihinsel, ahlaki hafızamızı…
Her yeni nesil, sanki ilk kez kandırılıyormuş gibi şaşırıyor.
Her kuşak, sanki adalet ilk kez bozuluyormuş gibi öfkeleniyor.
Oysa bu topraklarda adalet aramak, bazen camide Peygamber aramak gibi bir şeye dönüşüyor.
Dini inanç kişisel vicdan ve sorumluluklarımız yerine, ritüellere veya dışa dönük gösterişe indirgenmesi mi acaba din !!
Din bu topraklarda en çok konuşulan ama en az tanınan olgudur.
Herkes bir şekilde “inançlıdır” ama az kişi neyin inancına sahip olduğunu bilir.
Kur’an dillerde çoktur, ama gönüllerde azdır. İbadet çoktur ama ilim yoktur.
İman var gibi durur ama akılla teması kesilmiştir.
İşte bu yüzden biri çıkıp da caminin önünde Dostoyevski’nin “Kumarbaz” kitabını dağıtacağım deyince,
birileri gülmez… alkışlar.
Çünkü bu toplumda neye güldüğünü de, neye inandığını da çoğu zaman kimse bilmez.
Ve işte tam da böyle bir ortamda Hasan’la Temel sahneye çıkar.
Biri 3 numaralı ata, biri 2 numaralıya oynar Namazdan çıkışta.
Biri aslında daha önce o filmi izlemiştir. Diğeri ise, “sürpriz olur sandım” diyenin kurnazlığına gülmekten başka bir şey yapamaz.
Çünkü bazen en büyük sürpriz…Sürpriz olmadığını fark etmektir.
Bazı insanlar hayatı, bazıları filimleri yaşar. Ama bizimkiler hem filmi yaşar hem hayatı oynar. Hele ki işin içinde “iddia“, “Kumar” ve “inanç” varsa, orada sıradanlık olmaz, Karadeniz felsefesi parlar. Hasan’la Temel bir gün sinemaya gitmişler, ama niyetleri film izlemekten çok… toplumu bilinçlendirmekmiş (!)
Zaman Odur ki
Hasan’la Temel sinemaya girmiş, film başlamış. Bir süre sonra sahnede bir at yarışı sahnesi çıkmış. Hasan birden heyecanla Temel’e dönmüş:
— “Ula Temel, iddiaya var mısın? Bence bu yarışı 3 numaralı at kazanacak!”
Temel de gaza gelmiş:
— “Hayır 2 numara kazanacak !”
Hasan gülerek eklemiş:
— “Kaybeden, 100 tane Dostoyevski’nin ‘Kumarbaz’ kitabını alıp caminin önünde dağıtsın!”
Temel kaşlarını çatmış, itiraz etmiş:
— “Ula niye caminin önünde?
–Çünkü, cami cemaati olarak zaten dinle kumar oynuyok, Kur’an’dan haberimiz yok. Bari milleti usulüne göre kumar oynasın ha! Edebini de kaybetmesin!”
Sinemadakiler homurdanmaya başlamış, “sessiz olun!” diye fısıltılar yükselmiş. Bizimkiler istemeye istemeye susmuş. Sahne bitmiş. Hasan’ın dediği gibi 3 numaralı at, yani ”Cilveli”, yarışı kazanmış. Temel’in tuttuğu at ”Hadiye” ise pistte ancak çay dağıtmaya yetişmiş.
Film çıkışında Temel, Hasan’ın kulağına eğilmiş:
— “Ula Hasan… Ben senin oynadığı 3 numaranın kazanacağını biliyordum aslında.”
Hasan şaşırmış:
— “Nerden biliyordun da söylemedin be adam?”
Temel iki parmağını havaya kaldırıp gayet sakin açıklamış:
— “Birincisi… Sürpriz olur sandım.
İkincisi de… Filmi dün izlemiş olduğum belli olmasın istedim. Sana ayıp olmasın dedim.!”
Fıkradan Anladıklarımız
- Hayat genellikle sürpriz değildir; çoğu şey öngörülebilirdir, eğer bakmayı bilirsen.
- Sürpriz beklentisiyle yaşamak, aklı tatile göndermektir.
- Din ile kumarın yan yana geldiği yerde, cehalet galiptir.
- Toplum olarak çok konuşuruz, az biliriz.
- Temel gibi herkes izlediği filmi tekrar yaşar ama unutmuş gibi davranır. Birkaç kez kandırılmaz isek kandırılmayı kavrayamıyoruz.
- Camide “Kumarbaz” dağıtmak, sadece ironidir ama gerçeğe yakındır. Dindarlık kumar olmamalıdır.
- Bilgi gizlendiğinde, hem etik hem ahlaki sorunlar doğar.
- Aynı hatalara tekrar gülmek, hafıza kaybının mizahi versiyonudur.
- Gerçekleri inkâr ederek , bilgileri gizleyerek yaşayan toplumlar, aynı döngüyü tekrar eder.
- Toplumsal hafıza kaybı, bireysel akıl tutulmasıyla birleşince kadercilik doğar.
- Gruplar, bilinci değil, çoğu zaman itaatı büyütür. Böyle olunca da düşünen bireyler değil, tekrar edenler hâkim olur.
- “Ben biliyordum ama söylemedim” diyen çoktur, Çünkü sorumluluk ta bilinç ve cesaret ister.
- Ülkemizde ne yazık ki eğitim sistemi değil, eğlence sistemi etkinlik kazanıyor ve değer kazanıyor.
- Mizah, gerçekleri göstermek için en zarif yoldur.
- Bilgiye değil ezbere dayalı toplumlar, hata tekrarına mahkûmdur. Onun için ”Tarih Öğretimi” ( tecrübe) önem arzeder
- En büyük sürpriz, aslında her şeyin en başından beri belli olmasıdır.
- Hayatın sandığımızdan daha öngörülebilir olduğu ve “sürpriz” olarak nitelendirilen birçok olayın aslında kendi tercihlerimizin veya göz ardı ettiğimiz gerçeklerin bir sonucudur.
- Tüm bu fıkradan anladıklarımız gösteriyor ki, hayat, sandığımız kadar sürprizlerle dolu bir tiyatro değil, aksine akıl ve sorumlulukla inşa edilen bir gerçekliktir.
Metin KOCA
