Konuşan Kazandı, Düşünen Kaldı!
Eskiden derlerdi ki; “Söz gümüşse, sükut altındır.”
Şimdi öyle mi? Şimdi öyle bir devirdeyiz ki; kim çok konuşuyorsa o haklı, kim daha çok bağırıyorsa o bilgili sanılıyor.
İçeriğin mi var?
Derinliğin mi var?
Eh, kusura bakma, pek rağbet görmezsin bu devirde.
Çünkü bu çağ, sesi yankı yapanı alkışlıyor; düşüneni değil, göstereni seviyor.
Bilgi değil, imaj satılıyor.
Papağan gibi tekrar edenler kahraman ilan ediliyor; kendi kafasına göre düşünenler “tuhaf” bulunuyor.
İşte tam da böyle bir ortamda, Nasrettin Hoca bir kez daha sahneye çıkıyor. Hem güldürüyor, hem düşündürüyor. Çünkü onun fıkrası sadece bir hayvan pazarı hikâyesi değil, çağın ruhuna atılmış bir tokat gibi:
“Konuşan kazanır, düşünen dışlanır.”
Ama Hoca altta kalmaz. Zekâsı, ironiyle karışık eleştirisiyle tokat gibi yapıştırır cevabını. Şimdi buyurun, düşünmenin bile pazarlanamadığı bu çağda, Nasrettin Hoca’nın ‘düşünen hindi’ vakasına birlikte bakalım…
Zaman odur ki
Nasrettin Hoca eve gelir gelmez, ev halkından sevgili eşi bir görev verir:
– Hoca, çarşıya git, misafirler gelecek. Şu eksikleri al da gel!
Hoca, kesesindeki üç beş akçeyi sayarak yola koyulur. Fakat çarşıya adım atar atmaz, gözleri bir kalabalığa takılır.
Bir grup insan, minik bir kafesin etrafında toplanmış, hayranlıkla izliyorlar. Merakla yaklaşan Hoca, ne görsün? Kafeste minicik bir kuş ve satıcısı bangır bangır bağırıyor:
– Konuşan papağan! Hem de 10 altına!
Hoca’nın gözleri faltaşı gibi açılır. İç sesi hemen devreye girer:
“Yahu bu kadar minik bir kuş 10 altın ediyorsa… Bizim evdeki hindi var ya… Öyle papağan gibi gevezelik etmez belki ama koca kuş! Etiyle butuyla adam doyurur! Onu satsam, 100 altın eder. Ailece zengin oluruz! Bu bir işaret!”
Hoca hemen eve döner, hindiyi zar zor yakalar, koltuğunun altına kıstırır ve soluğu pazarda alır. Kaldırımın köşesine ilişir ve başlar bağırmaya:
– “Hindiii! Konuşmaz ama sizi doyurur! Doğal, gezen, şehir görmüş görgülü hindi! 500 değil, 400 değil, sadece 100 altına! Kaçırmayın!”
Ama kalabalık toplanacağına dağılır. Herkes dönüp suratına bakar:
– Bu neyin kafası?
– Bizle dalga mı geçiyor?
– Hindiye 100 altın mı? Akıl var mantık var!
Derken bir zabıta yaklaşır. “Burası satış yeri değil!” diye çıkışır. Hoca ceza yememek için birkaç akçeyi rüşvet diye uzatır, ama satış hâlâ yok.
Biraz sonra yaşlı bir amca yaklaşır ve usulca der:
– Evladım, bu hindi olsa olsa 5 kuruş eder. Ne 100 altını? Milletle kafa mı buluyorsun?
Hoca derin bir nefes alır ve tok sesle cevap verir:
– Usta, şu minnacık papağana 10 altın verdiler, sırf konuşuyor diye! Benim hindi düşünüyorsa daha değerli değil mi?
Yaşlı amca kahkahayı patlatır:
– Evladım, bu devirde düşünene değil, konuşana para veriyorlar!
Fıkradan Anladıklarımız
- Görünür Olan Öğrenci Başarılı Sayılır, Sessiz Olan Görmezden Gelinir
- Toplum, konuşanı över, düşüneni görmezden gelir.
- Gösteriş ve ses, içeriğin önüne geçmiştir.
- Papağan gibi tekrar edenler rağbet görürken, düşünen hindiler yalnız kalır.
- Zaman zaman susmak erdem olabilir ama bazı zamanlarda konuşmak altın değil mecburiyettir.
- Düşünce üretmek görünmezdir ama geleceği o şekillendirir.
- Günümüzde Değer Gösteriştedir, Derinlikte Değil. Toplumsal Kalıplar Eğitimde Değer Yargılarını Şekillendiriyor
- Tüketim Toplumunda Düşünce Satılmaz
- Kalabalıklar Sıklıkla Göstermelik Olanın Peşindedir
- Mantıklı Olan Her Zaman Anlaşılmaz
- Gerçekler Her Zaman Alkış Almaz
- Ezberci Eğitim Konuşanı Öne Çıkarır, Düşüneni Gölgeye Atar
- Eğitim sadece bilgi öğretmek değil, değeri fark ettirmek sanatıdır.
Metin KOCA