Konuşmak Ayıptır, Bazen de Ayı’dır!
Bazı şeyler vardır ki, hatırlatılması ayıptır.
Kimileri ise hiç hatırlatılmamalı, bu bir erdemdir.
İnsan kalbine saplanan en keskin bıçak, bazen farkında olmadan, bir anlık gafletle söylenen bir kelimedir. Çünkü dil, sadece konuşmak için değil, aynı zamanda susmak için de vardır.
Her doğru, her yerde söylenmez; her hakikat, herkesin kaldırabileceği bir yük değildir. Zira insanların eksiklerini yüzlerine vurmak, onları alenen utandırmak, kırık bir sandalyeye oturmaya davet etmek gibidir. Hem oturan düşer, hem de sen bu duruma şahit olmaktan utanç duyarsın. Üstelik düşen sadece o kişi değil, aranızdaki saygı, nezaket ve en önemlisi insanlıktır.
Empati, başkalarının ayakkabılarıyla yürümek, onların iç dünyasını anlamaya çalışmaktır. Bu anlayış, dilimizi kullanırken ne kadar özenli olmamız gerektiğini bize hatırlatır.
Düşünün:
Çocuğu olmayan bir kadının yanında durmadan evlattan, çocukların sevimli hallerinden, kreş ücretlerinden veya diş çıkarmalarından bahsetmek… Her cümle, onun kalbine batan görünmez bir diken olur. Belki belli etmez, başını eğer, tebessüm eder. Ama içeride bir şeyler kırılır; neşeyle dolması gereken bir boşluk, yeniden sızlamaya başlar.
Bu sadece çocuk sahibi olma durumu için değil, herhangi bir eksiklik veya yoksunluk yaşayan bireyler için de geçerlidir. Örneğin, ailesini kaybetmiş birinin yanında sürekli aile bağlarından bahsetmek veya kronik bir hastalığı olan birine sağlığın kıymetinden sürekli dem vurmak da benzer acılara yol açabilir.
Maddi durumlar da dilimizi kullanırken dikkat etmemiz gereken hassas alanlardan biridir.
Parası olmayan birinin yanında döviz kurunu, altın yatırımını, son model arabayı veya yaz tatilini coşkuyla konuşmak…
Sen anlatırken gülümsersin; o ise içinden ağlar. Dökülen gözyaşı değildir; sessizce eriyen özgüvendir, ezilmedir, dışlanmışlıktır. Bu tür konuşmalar, kişinin kendini yetersiz ve değersiz hissetmesine neden olabilir.
İnsan ilişkileri, özellikle hassas dönemlerde, dilin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir.
Yeni boşanmış birinin yanında, “Biz hâlâ balayına gidemedik ama Paris mi Bali mi karar veremedik” demek…
İşte nezaketin değil, nazik olmanın bittiği yerdir bu. Aynı şekilde, işini kaybetmiş birine kariyerindeki yükselişlerden bahsetmek veya yas tutan birine gereksiz neşeli hikayeler anlatmak da duygusal körlüğün örnekleridir. Çünkü dil, kalbin aynasıdır; kimi zaman parlatır, kimi zaman keser. Sözler, adeta bir cerrah neşteri gibi, iyileştirebilir veya derin yaralar açabilir.
İşte tam da bu yüzden, ne söylediğimiz değil, onu nasıl ve ne zaman söylediğimiz önemlidir. İnsanlar sadece söylediklerini değil, sustuklarını da duyar.
Unutma: Üzdüğün her kalbin bir sahibi vardır. Ve o sahip, senin de Yaratıcındır. Bu evrensel gerçek, dilimizin sadece toplumsal değil, aynı zamanda manevi bir sorumluluk taşıdığını da gösterir.
Bu metindeki “ayı”, mecazen değil, kelimenin tam anlamıyla bir ayı. Ama biraz da cehaletin post giymiş hâli. Çünkü her ayı dağda dolaşmaz; bazıları köy kahvelerinde oturur, sosyal medyada yorum yazar, sokakta nutuk atar. Bazıları takım elbise giyer. Bazıları seçkin ırk olduğunu bile söyler. Kulelerde yaşayanı da vardır köylerde yaşayanı da .
Ve bil ki, cehaletle güreş tutan, sonunda çamura bulanır. Üstü değil, zihni kirlenir.
Birinin yarasına tuz basmak kolaydır, farkına varmadan bile yapılır.
Ancak susmak…
İşte o irade ister. Çünkü bazen susmak, bir çığlıktan daha etkili, bir nutuktan daha öğreticidir.
Bu, bilgelik ve olgunluğun bir işaretidir.
Cehaletle tartışılmaz. Onu eğitimsizlikle mücadele edemezsiniz.
Ayıdan bahsetmek bazen gerçekten yasaktır; çünkü ayı, bazı zihinlerde karşına cahil suretinde dikilir.
Ve unutma:
Yalan, en çok yalan söyleyenin içinde büyür ve onu tüketir.
Mizah, gerçekleri kahkahayla hatırlatmaktır ama incitmeden. Her “vuracağım” diyenin niyeti temiz olmayabilir.
Avcının silahı kurşun değilse, diliyle insan yaralar.
Cehalet, hastalıktan beterdir; hem bulaşıcı, hem de kalıcıdır. Sustukların, bazen söylediklerinden daha anlamlıdır.
İnsanları güldürmek kolaydır; incitmeden güldürmek ise sanattır.
Güçlü olmak, herkesi alt etmek değil; kimseyi ezmemektir.
Fıkralar güldürür, ama düşündürmüyorsa eksiktir. Onlar sadece birer eğlence aracı değil, aynı zamanda düşündürme ve öğretme potansiyeli taşımalıdır.
Dürüstlük, kahvehane sohbetlerinde değil; sınav anlarında, krizlerde, yalnızlıkta belli olur. Gerçek karakter, zor zamanlarda ortaya çıkar.
Ayı vurmak kolaydır, cehaleti değil. Cehaletle mücadele etmek, sürekli bir eğitim ve farkındalık sürecidir.
Kimin ne travma yaşadığını bilemezsin; o yüzden dilini tut.
Bazı şeyler söylenmez, bazı şeyler ise hiç susulmaz. Hayat bazen dilini tutanlara dua ettirir; bazen de konuşanlardan, sustuklarının hesabını sorar. İnsanlık, söylenmemesi gerekenleri susmakla; susulmaması gerekenleri ise nezaketle söylemekle ilerler.
Söz, merhem de olabilir; yara da.
Ama merhametle konuşan, hem kendi kalbini hem başkasınınkini korur.
Kalp kırmayan kelimelerle konuşmak dileğiyle…
Ve bazen konuşmak yerine, sadece susmak gerektiğini unutmadan.
Zaman Odur ki
Köyün meşhur avcısı Dursun, yıllardır “dağların belalısı, ayıların korkulu rüyası” diye anılır. Kendisi bu unvanı tamamen kendi verdi, ama kimse ses etmedi çünkü Dursun hem iri yapılı hem de çok konuşkandı. Susturması zor, susturulması imkânsızdı.
Bir gün kahvede otururken, “Bu sene o ayıyı vuracam! Yedi tavuk, üç mısır tarlası, iki korkuluk yedi. Ben o ayıya korkuluğu ne demekmiş gösterecem!” dedi.
Ertesi sabah… Tüfeğini aldı, çantasına bir somun ekmek, üç beş kurşun, bir de gazete kağıdına sarılmış umut koydu. Dağlara çıktı.
Ayıyı buldu mu? Buldu.
Vurdu mu? Hayır.
Vurmaya çalıştı mı? Hem de ne çalışmak…
Kurşun bitti, dua başladı.
Ayı bu dualardan etkilenmedi. Aksine, “Sen beni vurmak mı istedin yoksa niyetin güreş tutmak mı?” dedi adeta.
Öyle bir girişti ki Dursun’a…
Yere serdi, tekrar kaldırdı, bir sağ bir sol.
Dursun’un aklı çantasındaki ekmekte kaldı ama ağzındaki dişlerin yarısı orada kalmadı.
Köylüler Dursun’u, dağda baygın halde buldular.
Hastaneye kaldırdılar.
Vücudu sargılı, morali kırık, egosu yerle yeksan.
Aylarca komada kaldı. Bir gün doktor, ailesine şöyle dedi:
— Artık normal odaya alabiliriz. Ama dikkat edin: Bu adam ağır travma geçirdi. Kesinlikle ayıdan bahsetmeyeceksiniz! Hatta “ayıp ettin” demeyin bile, “ayı” kelimesi geçmesin!
Aile söz verdi.
Ama işte, köylünün diline kelepçe vurmak zordur.
Ziyarete gelen dayısı moral vermeye çalıştı:
— Dursun’um, moralini bozma! En kısa zamanda iyileşeceksin… Hem seni bu hâle getiren ayı da başka hastanede yatıyormuş zaten!
Salonda bir sessizlik…
Doktorlar başlarını ellerinin arasına aldı.
Dursun’un kalp ritmi arttı, tansiyon fırladı, sargılar titredi.
Sonra biri fısıldadı:
— Ayıya da yazık olmuş. O da hâlâ komada. Çünkü cehalet bulaşıcıymış…
Fıkradan Anladıklarımız
- Dil, hem iyileştirir hem yaralar. Susmak, bazen en etkili cevaptır.
- Her gerçek, her yerde söylenmez.
- İnsan, konuşarak değil; anlayarak büyür.
- Acıyı bilmeden yapılan şakalar kırıcı olabilir.
- Zenginliğin değil, nezaketin konuştuğu yerde huzur olur.
- Güç, sessizce merhamet edip ona dokunmamaktır.
- Cehalet, yalnızca eğitimsizlik değil; farkındalık yoksunluğudur.
- Gerçek karakter, zor zamanlarda ortaya çıkar.
- Toplumsal incelik, dil terbiyesiyle başlar.
- Gülümsetmek kolaydır; incitmeden gülümsetmek bir sanattır.
- Bazı kelimeler, kalpleri kazır, bazı kelimeler de yüzleri kızartır.
- Yalan, en çok söyleyenin ruhunu tüketir.
- Her eleştiri öğretici değildir; bazıları sadece yaralar.
- Düşünmeden konuşan, çoğu zaman pişman olur.
- Merhametle konuşmak, insan kalbinin en yüce dilidir.
- Düşünen insan her şeye kuşkuyla bakmayı bilmelidir.
- Her şey bir canlıyı sevmekle başlıyor. Bu sevgi ayıları insan yaparken, sevgisizlik nice insanları ayı yapabilir.
Metin KOCA
