103.Eşeği Çizen Kazanır!

 

103. Eşeği Çizen Kazanır!

Bazı coğrafyalar vardır; orada cehalet sadece bir hâl değil, aynı zamanda bir gelenektir.

Bilgili olmak ayıplanır, sorgulamak suç sayılır, doğru söyleyenin değil, çok konuşanın itibarı vardır.

O topraklarda halk, bilgiye değil büyüye inanır, âlime değil şarlatana kulak verir. Çünkü orada “ilim” meşakkatli bir yoldur; zahmetle öğrenilir, sabırla hazmedilir.

Oysa kolay olan varken, neden zorla uğraşsın ki insan? Kalıplar varken kim düşünceyle meşgul olsun?

İşte bu yüzden bazı toplumlar, bilgiden değil gösterişten medet umar.

Din, istismar edilirse kalabalıkları uyutmanın ilacına; siyaset, bilinmezse cehaletin makyajına dönüşür.

Böyle toplumlarda âlim yalnızdır, bilgili insan tehlikelidir. Çünkü bilen insan, sadece kendini değil, başkalarının da uyanmasını sağlar. Oysa uyanan insan, artık manipüle edilemez. Ve bu, düzeni kuranlar için en büyük tehdittir.

Öyle yerlerde camide âyet yanlış okunur, ses çıkmaz.

Mevlitte hadis uydurulur, kimse fark etmez.

Siyaset meydanlarında hakikat değil, slogan dolaşır; ilim değil, alkış konuşur. Çünkü hakikatin dili sessizdir; ama cehaletin sesi çok çıkar. İşte bu gürültüde, hakikat susar.

Ama susmayanlar da olur… Bazıları, “İlim yaymak farzdır” diyerek çıkar yola. Ellerinde kitap, dillerinde dua, yüreklerinde umutla… Ancak bilmezler ki cehaletle savaşmak, düşmanla savaşmaktan zordur. Çünkü düşmanla en azından savaşın bir ahlakı vardır; ama cehalet, kendini dost gibi sunar. Seni alkışlar gibi yapar, ama arkandan sopayı hazırlar.

İşte şimdi, böyle bir âlimin yolculuğuna kulak verelim. Okumuş, öğrenmiş, doğruyu bilen bir gencin, cehaletle nasıl sınandığını ve sonunda siyasetsiz ilmin neye benzediğini gösteren ibretlik bir fıkraya geçelim…

Zaman Odur ki

Vaktiyle İstanbul Sahn-ı Seman Medresesi’nde okuyan bir talebe vardı. Cebirden felsefeye, astronomiden kelâma kadar ne var ne yoksa öğrenmiş, bilgiyi içine çekmişti adeta. Lakin içine sinmeyen bir şey vardı: “Daha fazlası olmalı” diyerek Bağdat’a gitti. Orada da devrin âlimlerinden hadis, akaid, dil ilmi gibi dersleri tahsil etti.

Günü geldi, talebe artık kendini hazır hissetti:

“Hocam,” dedi, “İzin verin de Anadolu’ya gidip hizmet edeyim.”

Hocası baktı, yüzünde ilim, gözünde nur… Ama yine de çekincesini dile getirdi:

“Evladım, tamam ilmi öğrendin, ama halkla konuşmayı, sözün zamanını ve zeminini henüz öğrenmedin. İki yıl da siyaset tahsili yap. Çünkü her doğru, her yerde söylenmez; çünkü ilim, tek başına yetmez.”

Ama genç talebe ısrarlıydı:

“Hocam, onu da yaşayarak öğreniriz,” dedi ve izni alıp yola koyuldu.

Aylar sonra güneyde bir köyden geçerken Cuma vaktine rastladı. Caminin yolunu tuttu. Hutbeyi dinlerken bir şey dikkatini çekti: Hoca ayeti yanlış okuyor, hadisi yanlış çeviriyor, manayı da çarpıtıyordu.

Talebe dayanamadı, ayağa kalktı:

Hocam, yanlış anladınız, ayetin manası şu şekildedir,” dedi.

Köy imamı baktı ki cemaatin gözü üstünde, hemen savunmaya geçti:

Değerli cemaatim! Bu adam kimdir, necidir bilmeyiz. Belki de fitne tohumudur. Madem çok biliyor, ikimizi imtihan edin,” dedi.

Cemaat kabul etti. Hoca ve talebeye birer kâğıt verdiler. “Eşek” yazmaları istendi.

Hoca yazı bilmediği için kağıda dört ayaklı bir hayvan çizer. Talebe ise Arapça “eşek” anlamına gelen “ḥimār” kelimesini yazar.

Kağıtlar havaya kaldırıldığında, cemaatin çoğu okuma yazma bilmediğinden resme bakar:

“Bizim hoca daha benzetmiş,” derler.

Hoca gülümsedi, darbeyi indirdi:

Ey cemaat! Bu adamın yazısı eşeğe bile benzemiyor. Eğer sakalından bir tel koparırsanız, Allah şahidim olsun ki o teli kefenine koyan kişi kabirde azap görmez. Çünkü bir münafığın fitnesini ortadan kaldırmıştır!”

Cemaat, hocanın sözüne iman edercesine gencin üstüne üşüşür. Sakallarını yolmakla kalmaz, döverek kovarlar.

Zar zor kurtulan talebe, soluğu tekrar Bağdat’ta alır ve hocasının elini öper:

“Hocam, siz haklıymışsınız. Sadece ilim değil, siyaset de bilmek gerekirmiş.”

Yıllar geçer. Talebe bu sefer siyaset tahsil etmiş, halkla konuşmanın, zamanlamanın, algının nasıl işlediğini öğrenmiştir. Yine o köyden geçerken, tebdil-i kıyafetle camiye uğrar. Aynı imam, aynı hutbe, yine aynı yanlışlar…

Talebe ayağa kalkar:

“Ey cemaat! Öyle mübarek bir hocanız var ki, diyar diyar dolaştım, onun gibi birini bulamadım. Vallahi kim ki bu hocadan bir kıl koparırsa, cehennem ateşi ona dokunmaz!”

Cemaat bu sözle coşar, hocalarının üzerine üşüşür. Sadece sakallarını değil, bu sefer saçlarını da yolarlar…

Fıkradan Anladıklarımız

1. “Söz var dağa çıkarır, söz var dağdan indirir.” (Anadolu atasözü) Aynı hakikat, doğru üslupla söylendiğinde kabul görür, yanlış üslupla söylendiğinde reddedilir.

2. “Her doğru her yerde söylenmez.” (Osmanlı hikmet sözü) Bilgi kadar zamanlama ve zemin seçimi de önemlidir.

3. “Cahile söz anlatmak deveye hendek atlatmaktır.” (Anadolu halk sözü) Cehalet karşısında hakikati doğrudan anlatmak çoğu zaman sonuç vermez.

4. “Akılsız başın cezasını ayak çeker.” (Türk atasözü) Toplum düşünmeden hareket ettiğinde bedelini yine kendisi öder.

5. “Kalabalığın aklı bazen kişinin aklını bastırır.” (Rumeli halk sözü) Cemaat psikolojisi bireysel muhakemeyi kolayca yok edebilir.

6. “Göze görünen gönle yakın gelir.” (Anadolu atasözü) Halk çoğu zaman özü değil, şekli esas alır.

7. “Resme bakan yazıyı görmez.” (yöresel halk sözü) Cehalet, bilgiyi içeriğinden çok görünüşüyle değerlendirir.

8. “Âlimin dili ince, cahilin sesi yüksek olur.” (Türk-İslam kültürü hikmet sözü) Hakikat sessiz ve derin konuşurken cehalet gürültüyle kendini kabul ettirir.

9. “Halk ne duymak isterse ona inanır.” (taşra halk sözü) İnsanlar çoğu zaman gerçeği değil, hoşlarına giden sözü benimser.

10. “Yanlış söz, doğru adamı bile düşman eder.” (Anadolu atasözü) Haklı olmak tek başına yetmez; anlatım biçimi de belirleyicidir.

11. “Akıl ilimle, ilim hikmetle tamam olur.” (Türk-İslam hikmet sözü) Bilgi, insan ve toplum psikolojisini anlamadan eksik kalır.

12. “Kuru bilgi gönle işlemez.” (Karadeniz halk sözü) İnsanlara bilgi verirken onların anlayacağı dili kullanmak gerekir.

13. “Cahil alkışa, âlim delile bakar.” (Anadolu halk sözü) Bilgisiz toplum görünene, bilen insan ise hakikate yönelir.

14. “Kalabalığın coşkusu bazen aklı örter.” (Doğu Anadolu halk sözü) Toplumsal heyecan, doğruyu yanlıştan ayırmayı zorlaştırır.

15. “Sakal bilgi değildir.” (medrese geleneği hikmet sözü) Dış görünüş, kişinin ilim sahibi olduğunu göstermez.

16. “İnsan önce gönle, sonra akla seslenmelidir.” (Osmanlı nasihat geleneği) Hakikatin kabulü için muhatabın psikolojisini gözetmek gerekir.

17. “Cehalet, yanlış hocayı doğru sanır.” (Anadolu halk sözü) Eğitimsiz toplum kolayca sahte otoritelere bağlanır.

18. “Sözün kapısı gönüldür.” (Karadeniz halk sözü) İnsanların kalbine ulaşmayan bilgi etkisiz kalır.

19. “Kaba hakikat ince yalan kadar tesir etmez.” (hikmet sözü) Doğrunun etkili olması için doğru biçimde sunulması gerekir.

20. “İlim başta değil, dilde de taşınır.” (Türk-İslam kültürü) Bilgi sahibi olmak kadar onu aktarabilmek de gerçek bilgeliktir.

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk!

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk !   Bir memlekette hukuk terazisi şaşarsa, adalet terazisiyle …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir