68. Şair Susturulursa Devlet Sağırlaşır
Tarih boyunca devletler, yöneticileriyle halk arasındaki köprü sağlam olduğunda ayakta kalmıştır.
Devletin temeli adalet, milletin nefesi sanattır. Eğer yönetici halkını tanımazsa; yasalar kalemle değil, kibirle yazılır.
Halkı duymayan kulağın vicdanla bağı kopar.
Yönetici, sadece makam takvimine göre değil; çarşının nabzına, fırıncının ununa, çobanın dağdaki yalnızlığına göre karar verebilmelidir. Çünkü bir devlet, halkının derdini unuttuğunda, koltuğunun ayakları da konuşur.
Abbâsîler, 8. ve 9. yüzyılda İslam medeniyetinin bilim, sanat ve edebiyat merkezi hâline gelen bir dönem yaşattı.
Özellikle Me’mûn zamanında Beytü’l-Hikme gibi kurumlarla ilim ve sanata büyük destek verilmiştir. Bu dönem şairleri sadece sanatkâr değil, halkın ruhunun tercümanlarıydı.
Şiir; hem bilgi, hem eleştiri, hem de direniş aracıydı.
Ancak sanatçının görevi sadece saraya hitap etmek değil; halkın değerlerini yüceltmek, adaletsizliklere şiirle ayna tutmaktı. Bu yüzden de en değerli şairler dalkavukluk değil, düşünce üretmiş olanlardı.
Sanat, direnişin, düşüncenin ve ruhun dilidir.
Sanatçı, halkın yükünü hafifleten, susanların çığlığını tercüme eden kişidir. Ama ne zaman ki sanat dalkavukluğa, sanatçı da ihsan kuyruğuna düşer; işte o vakit toplum aynasız kalır.
Unutmayalım: Yöneticinin isteği ile halkın ihtiyacı çoğu zaman farklıdır. Makamlarda kuleler konuşulur, halkta soğan konuşulur, yukarılarda bıldırcın eti kızarırken; halkta kızartılacak biberler çöpten seçilir….
Yöneticilerin halkını tanımayışı, nice yetenekli insanı yoksulluğa terketmiştir. , halka karşı bu yabancılık nice güzellikleri yok etmiştir.
İyi bir yönetici; dalkavuk aramaz, fikirli adamı bulur. İyi bir eğitim sistemi; sadakati değil, yeteneği yüceltir. Ve iyi bir toplum; sanatçısını alkışlarla değil, anılarla taşır.
Bu metin, yöneticinin şiirle imtihanı değil; halkın zekâsıyla devleti yoklamasıdır. Biz burada ŞAİR dediysek, sen onu SANATIN BÜTÜN KOLLARI olarak düşün.
İnce ruhlu insanlar kolay yetişmiyor azizim!
Zaman odur ki
Halife, bir sabah saray bahçesinde yürürken ansızın baş vezirini yanına çağırır:
— “Bugün içimde bir boşluk var, vezir, bunalıyorum, sıkılıyorum…” der.
Vezir iç çekerek:
— “Hemen kahve getireyim, sofralar donatayım sizleri eğlendireyim… efendim.”
Halife kaşlarını çatar:
— “Bunlarla değil! Bugün canım şiir dinlemek istiyor.”
Vezir panik içinde:
— “Ama efendim, bugün şiir günü değil. Bugün bütçe günü. Hazine bakanı, şiirden değil borçtan söz edecek. Vergilerden bahsedecek, yeni vergiler koyalım falan diyecek…”
Halife gülümser:
— “Bütçesiz yaşanır ama şiirsiz yaşanır mı be vezir? Ruh iflas ederse, kasa dolsa ne olur?”
Emir büyük yerdendir. Vezir hemen Bağdat çarşısına iner. Bütün şairler önceden unutulmuş bir yerlerde..
“Şair aranıyor!” diye bağırır.
İlk gelen bir dilencidir:
— “Ben mani söylerim, karşılık mendil isterim.”
İkinci gelen meddahtır:
— “Benim şiirim ağlatmaz, devleti bile güldürür! Ama tercih edilmez yine de”
Üçüncü gelen fırıncı Hüseyin:
— “Benim şiirim buğdaydan incedir, ekmekle takas ederim. Çünkü karnım aç. Çoluk çocuk sefil…”
Vezir kaşlarını çatıp içinden geçirir:
“Bunlar halifeyi değil, ancak hamuru yoğurur.”
Tam ümidi kesmişken yaşlı bir adam gelir. Üzerinde yamalı cübbe, elinde defter, gözlerinde bilgi parıltısı:
— “Ben şairim. Ama sadece kelimeleri değil, halkın kalbini de duyarım.”
Sarayın kapıları açılır. Şair Halife’nin huzuruna çıkar. Okur şiirleri üst üste…Halife heyecanla sorar:
— “Ey kelâm ustası! Dile benden ne dilersen: Altın mı, toprak mı, ev mi…?”
Şair başını eğer:
— “Efendim, bana bir… av köpeği verir seniz memnun olurum?”
Saray susar. Vezir boğazını temizler. Az bir şey istemesi gariplerine gider.
Halife göz kırpar:
— “Zekâ bu kadar demek ki ( sessizce) ! Verilsin.”
Köpek verilir. Şair tam çıkacakken durur:
— “Ama efendim, köpekle ava çıkmam gerekir de … atım yok.”
At verilir.
Ardından kapıdan çıkacakken tekrar geri döner:
- Efendim bu at nerede kalacak, kim bakacak…ne yiyecek, ben bunlarla ilgilenirken çoluk çocuk ne yiyecek…
Halife vezire işaret eder: ahır, saman, seyis… Bir mini hayvancılık bakanlığı dizilir şairin önüne ve memnun edilir..
Şair giderken yine geri döner:
— “Bu kadar iş arasında geçim zor. Bir memuriyet olsaydı iyi olurdu.”
Halife kahkahayı basar:
— “Verin bir memurluk, yanına da 1000 altın!”
Şair yürür. Tam kapıdan çıkarken bir daha döner:
— “Efendim, yalnız bir şey daha…”
Halife elini kaldırır:
— “Sakın ha! Bir şey daha istersen o köpeği geri alırım!”
Vezir başını kaşır:
— “Efendim, bu nasıl şair? Bu ne kurnazlık? Bu nasıl zeka?”
Halife iç çekerek cevap verir:
— “Bu sadece bir şair değil vezir… Bu halkın zekâsı. Bu cübbenin altına gizlenmiş halkın aklı var, beklentisi var. Gizemi var….”
Ve yüksek sesle saraya ilan eder:
“Yöneten, halkını tanımazsa; kalem kılıç olur, adalet can çekişir.
Zekâyı köyde çoban, şehirde kapıcı yapan, devlet değil, çadır aklıdır.
Sanatçı söylerse toplumun aynası parlar; Ama o ayna halkı gösterirse, işte o zaman devlet büyür!”
Saray duvarlarına şu satırlar yazılır:
“Kim ki şiirle düşünür, halkla yürür; ona kapımız açık. Kim ki dalkavuklukla saraya tırmanır; ona basamak bile yoktur.”
Fıkradan Anladıklarımız
1. “Kelâm insanı ya sultan eder ya da dara götürür.” (Osmanlı divan geleneği özdeyişi) — Şairin sözü tarihin en keskin silahıdır; ya yükseltir ya da susturulur.
2. “Halk ozanı halkın malıdır.” (Alevi-Bektaşi geleneği, Orta Anadolu) — Şair saraya değil halka aittir; satın alınamaz, susturulamaz.
3. “Padişahın kulağına giren söz, milletin kalbinden çıkar.” (Anadolu tekke geleneği) — Yönetici halkın sesini duymazsa yazdığı yasalar ruhu değil kabuğu yansıtır.
4. “Yoksulun türküsü zengin sofralarında çalınmaz.” (Karadeniz yöresi) — Sarayın şiiri halkı yansıtmaz; halkın şiiri ise saraya yasak olur.
5. “Aklı olan konuşur, korkusu olan susar.” (Güneydoğu Anadolu özdeyişi) — Şair susturulduğunda konuşan akıl değil, korku yönetir devleti.
6. “Saz çalınmayan evde cin oynar.” (Ege yöresi) — Sanat sustuğunda zalim çoğalır; müzik ve şiir biten yerde çürüme başlar.
7. “İnce elek iri eleği utandırır.” (Kastamonu yöresi) — Halkın zekâsı sarayın aklını çoğu zaman geride bırakır; fırıncı Hüseyin’in şiiri vezirin planından daha berraktır.
8. “Çırağı söndürene karanlık dost olur.” (Diyarbakır yöresi özdeyişi) — Şairi susturan yönetici karanlığı kendi eliyle davet eder.
9. “Öküzün boynuzunu ağırlık sanır, gücünü zanneder.” (Artvin yöresi) — Yönetici makamı güç, maiyeti ordu sanır; boynuz kırılınca başı bile taşıyamaz.
10. “Ozanın dili kesilirse, halkın kulağı sağırlaşır.” (Anadolu âşık geleneği) — Şair susarsa devlet sağırlaşır; sağır devlet ise kör yönetir.
11. “Aşığın sazı saz değildir, halkın sesidir.” (Sivas yöresi âşık kültürü) — Gerçek sanat performans değil; toplumun birikmiş çığlığının dile gelmesidir.
12. “Güzel söz yılanı deliğinden çıkarır.” (Türk atasözü) — Gerçek şiir en kapalı kalpleri bile açar, en katı duvarları bile konuşturur.
13. “Dalkavuğun ömrü efendisinin keyfine bağlıdır.” (Anadolu özdeyişi) — Pohpohçunun varlığı iktidarın ruh haline endekslidir; gerçeğe değil.
14. “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.” (Türk atasözü) — Şairi susturan yönetici, sesi kısılan halkın biriken öfkesiyle er geç yüzleşir.
15. “Kuru söz karın doyurmaz.” (Türk atasözü) — Kamu yararı kisvesi altındaki vaatler sanata dönmezse, halk için gerekçe değil bahane üretilmiş olur.
16. “Altın ateşte, insan mihnette belli olur.” (Türk atasözü) — Şairin gerçek değeri baskı altında, susturulmaya çalışıldığında anlaşılır.
17. “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” (Türk atasözü) — Yönetici ile sanatçı ortak bir hedefe yöneldiğinde en dar mekân bile anlam dolar.
18. “Cevizi kabuğuna bakarak yargılama, içine bak.” (Anadolu özdeyişi) — Şairin görünürde ‘deli’ saydığı adam, gerçekte en sağlam aklı taşıyandır; fırıncı Hüseyin bunu kanıtlar.
19. “Elin ateşi yanmaz ama ahı yakar.” (Urfa yöresi) — Sanatını satan, halka değil iktidara yazanın bedeli gecikmeli ama kaçınılmaz gelir.
20. “İnce ruhlu insan kolay yetişmez, kolay da harcanmaz.” (Anadolu irfan geleneği özdeyişi) — Sanatçıyı hor gören toplumlar en değerli tohumlarını kendi elleriyle çürütür.
Metin KOCA
