
52.Mahallenin Gizli Kamerası: Boşboğaz!
Her mahallenin bir dedikodu ajansı vardır; çoğu zaman adı Ali, Veli, Keriman, Neriman…. soyadı “Boşboğaz” olur. Bu tiplerin kulakları herkese açıktır ama akılları kendine kapalıdır.
Sabah kim balkona çıktı, öğleye kadar kaç tencere kaynadı, akşam eve hangi poşetlerle dönüldü, hangi komşunun sobasından kavurma kokusu geldi…Hepsi bunların zihnine tek tek kayıtlıdır.
Günümüzde buna bir de sosyal medya eklendi: Artık yiyecekler sadece tepside değil, hikayelerde gezdiriliyor. Fakirin kuru ekmeğini gizleyişi mahrem sayılmıyor ama zenginin üç katlı masası alkış topluyor.
Ekrandan ev gezmek, çeyiz incelemek, tatlı saymak mübah sayılıyor; çünkü artık gözler değil, niyetler aç.
Ne yazık ki bu “görme hastalığı” sadece gözle ilgili değil; kalple ilgili bir dert.
Mahallenin en derin yarası, evin içini pencereden gözetleme alışkanlığıdır.
Herkesin hayatı kendine aitken, herkes herkesin hayatına burnunu sokmaya meyilli. kim kiminle birlikte, kim kime baktı…..
Oysa ne yemek kokusu komşuya hesap verir, ne de sofradaki tabakların sayısını vicdan tartar. Ama birileri hâlâ başkasının evine giren poşeti / çantayı izleyip kendi ruhunu aç bırakıyor.
Hakkı olmayanı merak edip, helal olanı gölgelemeye çalışıyor. Hâlbuki İslam ahlakında da, insani duruşta da, aile terbiyesinde de mahremiyet, dokunulmaz bir sınırdır. Ev içi sadece dört duvarla çevrilmez; edep, saygı, anlayış ve suskunlukla örülür.
Fakirliğin olduğu yerde mahcubiyet vardır ama bu mahcubiyetin adı utanmak değil, içe kapanmaktır. Zenginliğin olduğu yerde gösteriş olduğunda ise gözün nuru gider, gönlün huzuru kaçar. Zengin tatlıyı getirirken, fakirin gözünü değil, gönlünü okşamalıdır.
Lüks yaşayan, sade yaşayanı ezmemeli.
Paylaşılmayan servet kıskançlık üretir; kıskançlık da evvela mideye, akla , sonra kalbe çöker.
Kimi “çatlayın patlayın” diye gösterir; kimi “keşke bizim de olsa” diyerek üzülür. Halbuki ne çatlatmak erdemdir, ne de kıskanmak çözüm.
Herkes kendi nasibini yer, ama kimse başkasının kısmetini saymamalıdır.
Velhasıl; dedikodu, kıskançlık ve teşhircilik toplumun görünmez yangınıdır. Bunlar ne sabunla temizlenir ne de duayla söner. Sadece edep, mahremiyet, saygı ve tevazu ile soğutulur.
İşte Nasreddin Hoca’nın fıkrası da tam bu yangının ortasında bir itfaiye kovası gibi gelir. Bir cümlesiyle hem Boşboğazı susturur hem toplumu düşündürür. Çünkü mesele yiyecek değildir; mesele insanların başkalarının hayatına limon sıkarken kendi ruhunu ekşitmesidir.
Zaman Odur ki
Bir gün köyün meraklısı, diline direksiyon takılmamış Boşboğaz Veli, yolda Nasreddin Hoca’yla karşılaşır. Gözleri hâlâ biraz önce gördüklerinden büyümüş, soluğu zor alarak heyecanla bağırır:
— “Hocam! Hocaaam! Az önce sizin sokağın başından dört tepsi baklava taşınıyordu! Hem de kaymaklısından! Vallahi kendi gözlerimle gördüm, yemin etsem yeridir!”
Hoca hafifçe durur, ellerini arkasında birleştirir, kaşlarını çatar:
— “Bana ne evladım? Milletin evine ne giriyor, ne çıkıyor, onu gözleyip durmak da neyin nesi? Her evin bir mahremi vardır; baklava mı takip ediyorsun, istihbarat teşkilatına mı girdin?”
Ama Veli boş durur mu? Ağzı çalışmaya devam:
— “Hocam ama gidilen ev… sizin evdi!”
Hoca bu sefer tebessüm eder, başını hafif eğer, bir adım geri çekilir ve omuz silker:
— “O zaman sana ne evladım? Bizim evin tepsisi seni ne ilgilendirir? Evimize giren tatlı, diline neden acı oluyor?”
Veli hafif afallar ama pes etmez:
— “Ama hocam, ben sadece sordum…”
Hoca gözlüğünü indirir, gözlerini kısarak bakar:
— “Evlat, herkesin evi kendi kalesidir. Senin bakkaldan aldığın yarım kilo soğana bile kimse karışmıyorsa, benim eve gelen baklavaya da kimse karışamaz. Hem unutma; başkasının baklavasını saymakla, kendi şekerin düşer!”
Veli ne diyeceğini şaşırır. Gözleri hâlâ baklavada, kulakları mahremiyette…
Hoca yürümeye devam ederken son cümleyi geriden bırakır:
— “Eve ne girer, onu hoca bilir…Koca bilir… Komşu değil!”
Fıkradan Anladıklarımız
1. “Elin ağzı torba değil ki büzesin.” (Kastamonu yöresi) Dedikodunun önüne geçilemez ama kulağını teslim etmemek senin elindedir.
2. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” (Bolu yöresi) Başkasının nimetini büyüten göz, kendi nimetini küçültür.
3. “Ev sırrını çöpe atma.” (Kayseri yöresi) Mahremiyetini korumayanın mahremiyetine saygı da gösterilmez.
4. “Gözü olan değil, gönlü aç olan bakar.” (Sivas yöresi) Merak gözden değil niyetten beslenir; bozuk niyet doğru manzarayı da çarpıtır.
5. “Başkasının ekmeğini sayan kendi sofrasını kuramaz.” (Erzurum yöresi) Komşunun tepsisini sayan kendi rızkının tadını alamaz.
6. “Dil yarası kılıç yarasından beterdir.” (Konya yöresi) Dedikodunun açtığı yara ne özürle kapanır ne zamanla.
7. “Mum dibine ışık vermez.” (Trabzon yöresi) Başkasının hayatını aydınlatmaya çalışan kendi karanlığını görmez.
8. “Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır.” (Niğde yöresi) Kusur arayan göz her pencereden leke bulur.
9. “Her gördüğünü söyleme, her bildiğini deme.” (Malatya yöresi) Susmasını bilmek konuşmaktan daha büyük erdemdir.
10. “Aç tavuk kendini buğday ambarında sanır.” (Çorum yöresi) Gösteriş kıskançlığı, kıskançlık açlığı büyütür; doyumsuzluk ruhta başlar.
11. “Davul çalanın kolu yorulur.” (Kırşehir yöresi) Sürekli başkasını anlatan sonunda kendi hikâyesini unutur.
12. “Kapı arkasını ancak ev sahibi bilir.” (Tokat yöresi) Evin içi evin sınırıdır; dışarıdan bakana düşen saygıdır.
13. “Çamur at, izi kalsın.” (Yozgat yöresi) Dedikodu ispatlanmasa da iz bırakır; temizlenmesi yıllar alır.
14. “Tok açın halinden anlamaz.” (Ankara yöresi) Zenginlik gösterilince fakirin mahcubiyeti derinleşir; anlayış gösterilince hafifler.
15. “Sabreden derviş muradına ermiş.” (Eskişehir yöresi) Kıskanmak yerine sabırla kendi nasibini bekleyen kazanır.
16. “İğneyi kendine batır, çuvaldızı ele.” (Sinop yöresi) Başkasını yargılamadan önce kendi hayatına bak.
17. “Görünüşe aldanma.” (Diyarbakır yöresi) Sosyal medyada parlayan sofra gerçek huzurun göstergesi değildir.
18. “Her kuşun eti yenmez.” (Çankırı yöresi) Her bilgi paylaşılmaz; mahrem olan mahrem kalmalıdır.
19. “Arı bal yapar, yabani arı kovan bozar.” (Ordu yöresi) Emekle üretmek erdem, başkasının emeğini didiklemek tahribattır.
20. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” (Urfa yöresi) Dedikodu da kılıf giyer; “sadece sordum” diyerek başlar, mahremiyeti yıkarak biter.
Metin KOCA