Kadın Sizde Süs, Bizde Candır Lo !

 

Kadın Sizde Süs, Bizde Candır Lo !

İki insan…

Biri topraktan, diğeri kaburgadan.

Hangisi daha değerli?  Toprak mı, kaburga mı? Peki ya nefes?

Yani aynı havayı soluyan iki canlının arasına nasıl olur da bu kadar fark koyarız?

Doğu toplumları kadına “ana” gözüyle bakar.

Kutsar. Baş tacı eder. Sonra da tacın altını boş bırakır. “Saçı uzun, aklı kısa” diyerek başlar.

Kadını duygusallıkla suçlar, sonra ondan taş kalpli bir sabır bekler. “Kadından peygamber olmaz” der, sanki Yaratan kadını gözden çıkarmış gibi.

Cinsiyet üzerinden iman ölçülür. İtaat makinesi istenir. Birey değil, beden aranır.  Sonra da en masum bahaneyle şiddet devreye girer:

“Kadın dediğin haddini bilecek.”

— “Yemeğini yapmamış.”

— “Gecikti, dışarı çıktı, gülümsedi.”

— “Telefonuna bakmadı.”

…..

Kadının karnından sıpayı, sırtından dayağı eksik etmeyeceksin diyen bir kültür,  O sıpanın annesini insandan saymaz.  Çünkü orada kadın, soyun devamı için biyolojik bir zarurettir. Ruhu, hayalleri, özgürlüğü bir “fazlalık”tır.

Peki ya Batı?

“Kadın özgürdür!” sloganlarıyla başlar.   Eşitlik, bireysellik, hak ve hukukla sarhoş eder. Ama sabah uyandığında kadın bir reklam panosundadır. Dudaklarıyla araba, bacaklarıyla ayakkabı satar.

Beden satmaz, beden kiralanır derler; farkı sorunca cevap hazır:   “İradesiyle seçti.” der.  Batı, kadının fiziğini özgür bırakır; ruhunu kurumsal mobbingle boğar.

Moda diye acı çektirir, özgürlük diye yalnızlaştırır. Erkek başarıya ulaşınca “girişimci”, kadın ulaşınca “hırslı cadı” olur. Bir kadın sinirlenince “histerik”, erkek sinirlenince “karizmatik lider” olur.

Batı kadını dövmez belki ama tükenene kadar tüketir. Doğu kadını döver, ardından dua eder.

Fark, sadece ambalajdadır.

Doğuda da batıda da ortak bir utanç mirası vardır: “Namus” yalnızca kadının bedenine zimmetlidir.

Bir toplumda erkeğin namusu ancak kadının davranışıyla sarsılır.

Kadının gülmesi “tehlikeli”, konuşması “şüpheli”, özgürleşmesi “ahlaksızlık”tır. Bir delikanlı her gece başka bir kızla gezerse “çapkın”, bir kız aynısını yaparsa “düşmüş” olur.

Sözüm  ahlak savunulur, ama bu ahlakın kapsamına erkek girmez, aldatmak bile daha yakın zamana kadar sadece kadınlara has bir olumsuzluktur doğuda ve batıda…..

Toplumsal utançlar kadının omzuna yüklenir. Sonra o omuz, mezar taşı olur.

Kadınlar ya dövülerek ölür ya da içten içe çürütülür.  Bazen cesedi bulunur, bazen cesareti kırılır.  Bazen sokakta kanlar içinde kalır, bazen evin içinde yavaş yavaş yok olur.  Bazen bir kurumda mobbingle tükenir, bazen bir evlilikte “gül gibi” susar.

Ve ne Doğu ne Batı, bu yalnızlığın adını koymaz. Her ikisi de aynı hatayı farklı maskelerle yapar.

Doğu kafadaki yargıyla, gelenekle , sopayla, Batı özgürlükle, kanunlarıyla kadını kıstırır.

Kadın kimi yerde “eksik etek”, kimi yerde “ilahi dişi.” Biri kadını eve kapatır, diğeri heykel gibi sergiler. Ama ikisi de insani olandan uzaktır.

N’olcak ya bu işler diyebiliriz…

Kadın ne yüceltilmeli ne küçültülmeli. Çünkü her ikisi de eşitsizliğin ters yüz edilmiş halidir. Kadın “insan” olarak görülmeli. Ne tanrıça ne şeytan… Sadece insan.

Herkesin bir çözüm önerisi vardır elbet bu konularda…..

Eğitimle, kadına değil, kadına bakan göze eğitim verilmeli öncelikle. İnsan, kadın doğmaz ya da erkek doğmaz; insan olmayı öğrenir. Sadece okulla değil, kültürle, sanatla, aileyle insan olunur.

Dini değil, bakış açısını değiştirmeli. Çünkü din, kadına şefkatle bakar. Ama insanlar dini kendi gelenekleriyle kirletmiştir. Diyanet, sadece ibadet tarif etmemeli; vicdan terbiyesi de vermeli.

Hukuk ile kadını koruyan değil, kadına eşitlik sağlayan hukuk gerekir. Bu bakış açısı o kadar farklıdır ki. Korumada eksik olduğu kabul edilir ki bu küçümsemektir. Devletin görevi kadınları kollamak değil; kollanma ihtiyacını ortadan kaldırmaktır.

Kadın sadece güzellik yarışmalarında değil, bilimde, sanatta, siyasette de görünmeli. Yüzde 50 nüfusun yüzde 5’i kadar sesi çıkıyorsa, orada adalet yoktur.

Son olarak deriz ki;  kadın ne Batı’nın vitrin süsüdür, ne Doğu’nun ev eşyası.

Kadın, yaratılışta da yaşamda da eşit bir parçadır.

Adem ile Havva aynı ağaçtan yasak meyveyi yedi.

İkisi de kovuldu.

Ama ceza hep Havva’nın omzuna yazıldı. Kandırdı, cilve yaptı….Suçlu denildi..

Kadın ölmesin.

Ne dışarıda ne içeride.  Ne fiziksel olarak, ne ruhsal olarak.

Kadın yaşasın ki, dünya insanca bir yer olsun.

Rahmetli Neşet Ertaş’ın bir sözüyle kapatalım ve fıkramıza geçelim. Der ki: ‘‘KADINLAR İNSANDIR; BİZ ERKEKLER İSE İNSANOĞLU’’

Zaman Odur ki

Modern Batı dünyasında yetişmiş bir araştırmacı, “Doğulu toplumlarda kadına değer veriliyor mu?” sorusunun cevabını bulmaya kafayı takmış. Masa başı araştırmalardan sıkılmış olacak ki, çantasını kapıp Türkiye’nin doğusunda bir şehre yerleşmiş. Gözlemler, notlar, videolar, mikrofon altı röportajlar… Hatta işi biraz abartıp otel odasını gözetleme üssüne çevirmiş. Batı’nın meşhur “saman altından gemi yürütme” taktiğiyle, mahalle mahalle, sokak sokak kadın izlemeye koyulmuş.

Derken, otelin tam karşısındaki mahallede bir aile dikkatini çeker. Her sabah aynı manzara: Önde dimdik yürüyen bir adam, peşinden üç-dört kadın. Günlerce bu tabloyu izler durur. Kadınlar hep arkada, adam hep önde… Not defteri dolar, gözlüklerin camı buğulanır. İç sesi susmaz:

“Ah bu doğulular… Kadın hâlâ geride, erkek hâlâ önde. Eşitlik daha kaç yüzyıl bekleyecek acaba?”

Nihayet raporun yazılacağı gün gelir. Fakat o sabah gözlerine inanamaz! Manzara tamamen değişmiştir. Bu kez kadınlar önde, adam arkada! Adam da öyle kendi halinde yavaş yavaş yürümekte.

Araştırmacı öyle şaşırır ki, saklandığı çalının içinden çıkıverir. Yolda adamı yakalar, boynuna sarılır. Sanki insan haklarının Nobel’i verilmiş gibi:

— “Teşekkür ederim! Aylardır seni izliyorum. Hep sen öndeydin, kadınlar arkadaydı. İçim içimi yiyordu: ‘Bu toplum ne zaman değişecek? Ne zaman kadınlara hak ettiği değeri verecek?’ diye. Ama bugün… Kadınlar önde! Sen arkada! Kadına verdiğin bu değer için teşekkür ederim!”

Adam, üzerine atlayan bu şaşkın ve kırık dökük Türkçesiyle konuşan kişiye bir bakar, durumu anlar. Bir yandan başını sallar, bir yandan gülümser:

— “Keko sen ne diyisan loo?! Kadın hakkıymış… Sizde mi var kadın hakki? Kadını bir elinizde pankart, öteki elinizde reklam afişiyle dolaştıriysaaz. Hem özgürlük deyip hem de onu ürün satmak için vitrine koyisaaz. Sizin kadına verdiğiniz değer, reklamın süresi kadar lo !”

Araştırmacı afallamış halde kalakalır. Adam devam eder:

— “Bizde öyle değil ha! Biz gerçekten değer veririz.  Allahıma ,Kadın bizim anamızdır, bacımızdır,  Garımızdır  haa. Peki bugün neden kadınlar önde ben arkadayım dersaan…”

Biraz yaklaşır, kulağına eğilir:

“Yola örgüt mayın döşemiştir. Ben önden gidersam ölürüm, bu avratlara kim bakacak? Kadını korumak için arkada yürüyem, sen insan hakları diye sevin. Bizim avratlarda sevinii. Sizin Batı’da kadın süstür, bizde candır loo !”

Fıkradan Anladıklarımız

  1. Bir kültür, kadını yüceltiyorsa ama onun söz hakkını tanımıyorsa; o yüceltme bir tuzaktır.
  2. Kadının biyolojik özelliklerine dayalı tanımlar, onu insanlık değerlerinden uzaklaştırır.
  3. Şiddetin gerekçesi olmaz. Ne doğuda ne batıda. Bahane üretmek, suça ortak olmaktır.
  4. Kadını aşağılayan atasözleri, yüzyıllardır süren sessiz bir şiddetin dile dönüşmüş halidir.
  5. Bir toplum, ahlakı sadece kadının davranışları üzerinden tanımlıyorsa ahlaksızlığı meşrulaştırır.
  6. Kadına değil, kadına bakan göze eğitim verilmelidir. Asıl sorun oradadır.
  7. Kadınlar ya fiziksel olarak öldürülür ya da hayattayken içten içe çürütülür. Bu da bir tür cinayettir.
  8. Batı’nın özgürlük maskesi, kadını reklam panosu yaparken Doğu’nun namus maskesi, kadını eve hapseder.
  9. Yalnızlık da bir şiddet biçimidir. Özellikle kadınlara sistemli olarak uygulandığında.
  10. Kadının özgürlüğü, toplumun ahlak sınavıdır. Onu sınırlandıran toplum, kendi korkularını kadına yansıtır.
  11. Kadınların eğitimi, yalnızca birey yetiştirmek için değil; gelecek nesli dönüştürmek içindir.
  12. Din, kadına şefkatle yaklaşır. Onu baskılayan şey din değil, geleneğin yozlaştırılmış yorumlarıdır.
  13. Kadını sadece “anne” olarak kutsallaştırmak, diğer tüm rollerini yok saymaktır.
  14. Medya, kadını cinsel bir obje olarak sunarak özgürlüğü değil tüketime bağlı köleliği dayatır.
  15. Kadını “çok yüce” görenler, onu yere göğe sığdıramazken eve bile sığdıramaz.
  16. Eşitlik, koruma değil; değer verme meselesidir. Korunması gereken değil, ortak olunması gereken bireydir kadın.
  17. Kadını küçümseyen toplumlar, çocuklarını da eksik büyütür. Çünkü ilk öğretmen annedir.
  18. Kadının sesi ne kadar kısılırsa, toplumun da vicdanı o kadar kısılmış olur.
  19. Kadının hak arayışı bireysel değil, insanlık mücadelesidir.
  20. Adem ve Havva hikâyesi eşitlik üzerine kuruludur; eğer biri suçlu ilan edildiyse bu Tanrı’nın değil, insanın kararındandır.

 

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

Mideyi Bastır, Kafayı Sustur

Mideyi Bastır, Kafayı Sustur Dünya tarihi boyunca sistem değişti, yönetimler değişti, ama değişmeyen tek şey …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir