Kral Haklıysa Herkes Haklıdır
Toplumların çürümesi her zaman büyük felaketlerle başlamaz. Bazen sadece alkış sesleri artar, soru işaretleri azalır. Gerçekler konuşulmaz, yerine duyması kolay olan “doğrular” dolaşmaya başlar.
Sessizlik büyür, düşünce kısılır, insanlar fikir yerine baş sallamayı tercih eder. Çünkü sorgulayan yıpranır, susan yükselir. Yükselenler kendini ülvi görmeye başlar ve yücelerden bakarak, davranarak sesi çıkanları kontrol eder….Ezer…Yıpratır…
Bir memlekette ne zaman ki insanlar fikrin değil, kişilerin peşinden koşmaya başlarsa, orada dalkavukluk bir meslek değil, bir geçim ve yükselme biçimi hâline gelir. Okumanın mantalitesi de kalmaz o zaman.
Eleştirmek ayıp, sorgulamak nankörlük, alternatif düşünmek ise ihanete eş tutulur. Azıcık yanlış bir şey söylesen korkunç hale getirilirsin…bunu bildiğin için sadece susarsın….
Bu ortamda, sistemin çarkları bilgiyle, vicdanla, araştırmayla değil; sadakatle, görünüşle ve pohpohlamayla döner.
Yöneticilerin etrafı, zamanla doğruyu söyleyenlerden değil, doğruyu eğip bükmesini bilenlerden oluşur.
Onlara “olması gerekeni” değil, “duymak istediklerini” anlatanlar makbul hale gelir. Böylece yönetenler, yönetilenleri değil, kendi dalkavuklarını dinleyerek kararlar almaya başlar.
Ne bilim kalır, ne gazetecilik, ne de adalet.
Araştırma yapılmaz çünkü sonuçları rahatsız edici olabilir.
Akademisyen yazmaz, yazarsa çizgiyi aşmamak için yazar.
Gazeteci haber yapmaz, yaptıysa sorumlu biri mutlaka bulunur: ya muhalefet, ya geçmiş, ya dış güçler… Yaparsa da gereksiz iltifatları inci taneleri gibi dizer yöneticilerin boyunlarına…
Herkes ama herkes bir biçimde rolünü oynar.
Hâkim susar….,
öğretmen çekinir…….,
memur ezberler…… Sistem işler ama gerçeği değil, gösterileni işler.
Meclislerde, toplantılarda, ekranlarda el kaldıranlar artar ama düşünceler eksilir.
Oy birliği vardır ama fikir birliği yoktur.
Vicdan yerine hesap, liyakat yerine sadakat konuşur.
Herkes kralı mutlu etmeye çalışır; çünkü kral mutluysa sistem yıkılmaz. Ve bu sistemde en başarılı olanlar; ne çok akıllı, ne çok çalışkan, sadece “tam ayarında dalkavuk” olanlardır.
Toplumun alt katmanları da bundan etkilenir.
Gerçeklerle yüzleşilmediği, hatalardan ders alınmadığı bir düzende, halkın umudu yavaş yavaş tükenir.
İnsanlar artık geleceği inşa etmeye değil, günü kurtarmaya yönelir. “Nasıl doğru olunur?” sorusu değil, “Nasıl zarar görmeden uyum sağlanır?” sorusu sorulur.
Ve bir gün halk, yönetimin neden bu kadar kopuk olduğunu, neden sürekli hatalı kararlar alındığını merak eder.
Oysa cevap çoktan bilinmektedir:
Yöneticiler, halkın sesini değil, dalkavukların alkışını duyar hale gelmiştir.
Zaman Odur ki
Çok eski zamanın birinde bir memlekette, dalkavukluk resmî bir meslek hâline getirilmiş.
Öyle ki Kral dalkavuğunu artık kura ya da torpille değil, bizzat kendisi seçmeye karar vermiş. Çünkü memleket öyle bir hâle gelmiş ki, kim dalkavuk kim gerçekten sadık, ayırt edemez olmuş.
İlk aday saraya çağrılmış.
– Sen dalkavuk musun? diye sormuş kral.
– Evet efendim, ben dalkavuğum!
– Hiç de dalkavuğa benzemiyorsun?
– Olur mu efendim? Bakın referanslarım: Üç bakanı pohpohladım….., dört veziri övdüm….., altı yıl senatörlük yaptım….
Ama hükümdar tatmin olmamış, o kişi gönderilmiş. Derken biri gelmiş. Yüzü hem ciddi hem yumuşak, tam ayarında bir surat.
– Sen dalkavuk musun?
– Dalkavuğum Kralım.
– Hiç benzemiyorsun?
– Haklısınız efendim. Pek benzemem!.
– Ama sanki biraz benziyorsun?
– Evet sultanım, biraz benzerim.
Bu cevap hükümdarın hoşuna gitmiş. “İşte budur!” demiş. “Ne tam dalkavuk, ne tam dürüst. Tam aradığım meclis kalitesi!”
Tam o sırada saraya meclisten bir haber gelmiş. Kanun taslağı oylamaya sunulmuş. Lehte el kaldıranlar arasında Ahmet Bey varmış. Aleyhte kaldıranlar arasında da… yine Ahmet Bey.
Meclis Başkanı sormuş:
– Efendi, sen iki tarafa da el kaldırdın. Bu ne iştir?
– Ne fark eder ki başkanım, demiş Ahmet Bey. Biz burada sadece kralın isteği doğrultusunda el kaldırıyoruz. Baş sallayan robotlar gibiyiz. Hem evet, hem hayır deriz; sonunda nasıl olsa “oy birliğiyle” geçiyor!
Kral bunu duyunca bir kez daha dalkavuk seçimlerinin doğru olduğuna inanmış: “Bak” demiş, “Dalkavuğum sadece beni pohpohlamıyor, meclis de onun gibilerle dolu. Sistemimiz tam uyum içinde!”
O esnada meclisin oradaki mescitin bahçesinde bir delikanlı sesli sesli dua ediyormuş:
– Ya Rab, annemi bağışla!
Yanındakiler sormuş:
– Yahu, babana hiç dua etmiyorsun?
Delikanlı içini çekmiş:
– Babam uzun yıllar siyaset yaptı…Çok güzel yalanlar konuşur. Kandırmayı becerir. Böylece O kendini bir şekilde kurtarır. Ama annem garibandır, onun hile yapacak, yalan konuşacak gibi terbiyesizlikleri yoktur.
Fıkradan Anladıklarımız
-
Dalkavukluk sistematikleştiğinde, liyakat devre dışı kalır.
-
Yöneticiye doğruyu söyleyen değil, duymak istediğini söyleyen makbul görülür.
-
Gerçek bilgi, manipüle edilmiş bilgiye yenilir.
-
Eleştiri kültürü olmayan toplumda ilerleme değil, tekrarlayan hatalar olur.
-
Meclis ve karar organları, halkı değil gücü temsil eder hâle gelir.
-
İkiyüzlülük, siyasi beceri gibi alkışlanır.
- Korku kültürü, herkesin sesini bastırır; sessizlik egemen olur.
-
Sorgulamayan toplum, yönetilen değil yönlendirilen olur.
-
Toplumda güven yerini gösteriye, dürüstlük yerini role bırakır.
- Yönetici, dalkavuklar yüzünden halktan kopar.
-
Yanlış kararlar, doğruymuş gibi sunulur; sonuçlarından halk zarar görür.
-
Vicdanı olanlar, ya sessiz kalır ya da dışlanır.
-
Gerçek değişim, alkışla değil; cesaretle, doğrulukla ve sorgulamayla gelir.
Metin KOCA
