Bu İşe Bu Peynir Fazla Değil mi!
İnanmak kolaydır. Güvenmek ise bir sınavdır.
Bazen bir çift göz, bir kalbi inandırmaya yeter. Bazen tatlı bir söz, güzel bir iltifat insanı kolayca kandırabilir. Çünkü inanmak, kalbin aceleyle verdiği duygusal bir tepkidir. Özellikle uzun süredir yalnızsan ya da bir arayış içindeysen, birinin ilgisi bile o kişiyi “doğru kişi” sanmana neden olabilir.
Ama güven öyle değildir. Güven, kelimelerle değil; zamanla, yaşanmışlıkla, sınanmışlıkla inşa edilir.
İnsan umut eder; her şeyde en güzelini, en iyisini görmeyi ister. Ancak bu istek bazen gözümüzü kör eder. Çünkü bazıları seni gerçekten sevdikleri için değil, senden bir şey bekledikleri için gülümser. Kimisi övgüyle büyür, şişer, kimisi övgüyle biter. Kimi yoklukta sadakatini gösterir, kimi varlıkta gerçek yüzünü unutur. Kimi eleştirildiğinde içine çekilir ve kendini geliştirir, kimi ise seni de kendi karanlığına çekmek ister.
Bu yüzden birini tanımak için söylediklerine değil, zorluklar karşısındaki tavırlarına bak. Sevildiğinde değil, ihmal edildiğinde ne yaptığına… Övüldüğünde değil, eleştirildiğinde nasıl davrandığına… Kazandığında değil, Kaybettiğinde hissettiğine dikkat et.
-
Dostluk, hayat normal seyrindeyken birçok kişi dost gibi davranabilir. Ancak kriz, hastalık, iflas, iftira, yalnızlık gibi zorluklar başladığında gerçek dost ile yüzeysel ilişkiler ayrışır.
-
Sabır, her zaman susmak değildir. Bazen konuşmamak korkudan, bazen de susmak vicdani bir erdemdir. Ancak sabrın en olgun hali, haksızlık karşısında öfkeye kapılmadan, adaletli ve ölçülü bir duruş sergileyebilmektir.”
-
Karakter, başarısızlık anlarında ortaya çıkar. Çünkü kriz, kayıp ve düşüş zamanlarında kişi ya suçlar, kaçar ya da yeniden kalkmak için içsel bir ahlakla hareket eder.
-
Zekâ, kısa sürede sergilenen bir bilişsel yetenektir. Ama karakter —yani dürüstlük, empati, sadakat, sabır, öz disiplin gibi değerler— yalnızca zamanla ve zorlayıcı deneyimlerle anlaşılır.
Hayat, işte bu yüzden bize sürekli küçük testler sunar. Dostlarımız, sevdiklerimiz, iş arkadaşlarımız… Hepsi birer sınav kâğıdı gibidir. Ve çoğu zaman biz onları sınadığımızı sanarken, aslında onlar bizi denerler.
Bir iltifat karşısında gösterdiğimiz kibir, bir hediyeye verdiğimiz tepkideki açgözlülük, bir eleştiride yükselen öfke… Bunların hepsi, içimizdeki karakterin aynaya yansıyan suretidir.
Hayat bir simülasyonsa, karakter en zor seviyedir. Çünkü zekâyla geçilmez; sabırla, gözlemle ve gerektiğinde susarak geçilir.
Ve bazen…
Küçücük bir fıkra, koca bir hayat dersine dönüşebilir:
Fareye demişler:
— “Çık ininden, bir metre ilerle. Beş kilo kaşar peyniri senin!”
Fare titreyerek cevaplamış:
— “Bu kadar işe bu kadar ödül fazladır. Kesin ya zehirli ya da beni kobay olarak kullanacaksınız.”
Gülünüp geçilecek bir diyalog gibi görünse de, bu fıkra aslında derin bir farkındalığın sembolüdür. Çünkü fare yalnızca açlığını değil; içgörüsünü de yönetmektedir.
Psikolojide buna duygusal zekâ denir:
Kendi duygularını tanımak, bir teklif karşısında ne hissettiğini fark etmek ve bu duygulara teslim olmadan, bilinçli bir şekilde hareket edebilmek.
Fare aç olabilir ama farkındadır. Çünkü her açlık, hemen doyurulması gereken bir ihtiyaç değildir.
İnsan da böyle olmalı bence…
-
Fazla övülüyorsan, dur ve düşün: Bu övgü beni kendime mi yaklaştırıyor, yoksa benden bir şey almak için mi veriliyor?
-
Hediye çoksa, sorgula: Gerçekten kıymetli olduğum için mi, yoksa bir manipülasyonun parçası mıyım?
Bazı insanlar bolca iltifat eder; çünkü seni gevşetmek, savunmasız bırakmak isterler. Bu, psikolojik olarak bir tür duygusal hipnoz gibidir. Tıpkı bir balığın yemi yutarken kancayı görememesi gibi…
Fare burada bir şeyi daha temsil eder: Temkinli zekâ.
Zekâ sadece problem çözmek değildir. Zekâ, duyguları yönetebilme ve niyeti sezebilme becerisidir.
Fare gibi düşünen insan, kısa vadeli ödüllerle değil, uzun vadeli sonuçlarla ilgilenir. Çünkü bilir ki:
-
Gerçek güven, kısa sürede kurulmaz.
-
Gerçek dostluk, bir sıkıntı ile bitmez.
-
Gerçek karakter, ödülle değil; sınavlarla anlaşılır.
Zaman Odur ki
Vaktiyle halk, İmam Şafii’nin geçtiği sokakta adeta trafik oluştururmuş. Onu görmek, güne bereket katmak gibiymiş. Sadece büyük bir âlim değil, aynı zamanda gönlü geniş bir insanmış. Ama herkesin sevgilisi olmak kolay değil; zira her sevgi, bir imtihanla gelir.
Bir gün, medrese yolunun kenarında genç bir terzi beklemeye başlamış. Elinde bir paket, yüzünde heyecanla umut karışımı bir gülümseme…
İmam Şafii yaklaşınca hemen atılmış:
— “Hocam,” demiş, “bunu size özel diktim. Kumaşı en iyisinden, dikişi en özenlisinden. Hediyemizdir, gönlümüzden kopan bir ikramdır. Lütfen kabul et.”
Şafii tebessüm etmiş, zarafetle karşılık vermiş:
— “Evladım, gönlüne sağlık. Ama ben hediye kabul etmem. Emeğini boşa saymam, ücretini öderim.”
Terzi biraz bozulmuş gibi olmuş ama o zarif üslup karşısında “Peki hocam,” deyip geri çekilmiş.
Cübbe oracıkta giyilmiş, ücret ödenmiş. Fakat cemaatten biri dikkatle bakınca bir mırıltı yükselmiş… ardından başka biri:
— “Hocam… galiba bir sorun var…”
Cemaat bir anda gözlerini cübbeye dikmiş: Sağ kol kısa, sol kol uzun!
Bildiğin simetrik iflas!
Hani bugünün bir tasarımcısı görse “Yeni çağın ruhani street fashion’ı ( sokak modası) ” diye defileye çıkarır.
Arkalardan homurtular duyulmuş:
— “Bu ne saygısızlık!”
— “Hocaya yamuk cübbe mi verilir?”
— “Bu dikiş değil, bildiğin kötü niyetli ürün!”
Ama İmam Şafii hiç alınmamış. Aksine tatlı bir tebessümle etrafına dönüp şöyle demiş:
— “Bak sen şu işe! Çok kullanışlı olmuş. Yıllardır yazı yazarken sağ kolum hep kaleme dolanır, kağıda dökülürdü. Artık kalem rahat eder. Terzilikten anlayan adam, ihtiyacı hissedermiş. Allah razı olsun.”
Kalabalık susmuş, terzi ise olduğu yerde kalakalmış.
Çünkü niyeti başkaymış. Cübbeyi bilerek yamuk dikmiş; hoca giyince mahcup olsun, halkın önünde küçük düşsün istemiş.
Ama unuttuğu bir şey vardı:
Gerçekte ‘Olgun İnsan’, bir cübbe ile küçülmez.
Onu utandıracak şey dikiş değil, kötü niyettir.
Ve o niyet, terzinin cebinde değil; kalbindeydi. Ve kendisinde kaldı.
Fıkradan Anladıklarımız
- İnanmak kolaydır, Güven, sözlerle değil; davranışlarla ve süreçle kurulur ve sınav ister.
- İlgi aç bir kalbe ‘doğru kişi’ gibi görünebilir; temkinli ol.
- Umut gözleri parlatır ama bazen gerçeği gölgeleyebilir. Öyle de olsa ‘umutvar‘ olmak gerekir.
- Bazı tebessümler samimiyet değil roldür; çıkar taşır.
- Gerçek karakter, kriz anında, sinir halinde kendini belli eder.
- Sabır, sessizlikle değil; haksızlık karşısında sergilediğimiz duruşla anlaşılır. Böyle durumdaki suskunluk da sabır mıdır diye sorgulamak gerekir.
- Eleştirildiğinde gösterilen tavır, övüldüğündekinden daha gerçektir.
- Başarı değil, başarısızlık karşısındaki durum insanı tanımlar.
- Zekâ konuşurken, karakter susarken ortaya çıkar.
- İnsanlar çoğu zaman seni değil, tepkilerini ölçer.
- Her övgü ve ilgi, seni doğru yolda mı, yoksa bir hedefe doğru mu yönlendiriyor?
- Fazla hediye bazen gönülden değil, plandan gelir. Her hediye sevgiyi göstermez.
- Her açlık doyurulması gereken bir ihtiyaç değildir. Bazı açlıklar anlık ve tepkiseldir.
- Gerçek zekâ, duygularını yönetip niyetleri okuyup yargılamamaktır.
- Güvenlik, temkinli zekâ ile başlar. Can cananlardan önemlidir.
- Provokasyon karşısında sakin kalmak gerçek olgunluktur. duygusal tepkiler bencillik ve aç gözlülükten olabilir.
- Niyet, davranıştan önce hissedilir; amelleri niyete göre değerlendirmek gerekir.
- Sanatçı / zanaatçı işini en güzel yapmalı ve gelişmelere açık olmalıdır.
- Farklı olan insanlar her zaman dikkatleri üzerinde toplar ve onların hayatla sınavı da farklı olacaktır.
Metin KOCA
