
46.İnek Mezar Otunu Yerse…
Türkiye’de bazı kavramlar vardır ki, herkesin dilindedir ama kimsenin yüreğinde değildir.
Sürekli konuşulur, övülür, kutsanır… Ama icraata gelince ortada ne sadakat kalır ne samimiyet.
Mesela arkadaşlık…
Herkesin bir “kankası” vardır ama cenazede omuz verecek dost bulmak zordur.
Herkes bir fotoğraf karesinde yanınızdadır ama zor günlerde herkes ya uzakta ya da çevrimdışı…
Eğitim dersen, her kesim “cehalet bitsin” diye bağırır ama öğretmen maaşı gündeme gelince,
“Zaten üç ay tatil yapıyorlar, bir de maaş mı alıyorlar?” der aynı ağızlar.
Siyaset ise çok başka bir hikâye…
Halka hizmet için var derler ama halk ağzını açınca “şimdi sırası değil” diye kapatılır o ağız.
Yani kısaca: Bizde her şey var ama hiçbir şey yerli yerinde değil.
Arkadaşlık artık yıllara dayalı bir bağlılık değil; birkaç Instagram fotoğrafı ve WhatsApp doğum günü mesajının adı oldu.
Eğitim, sorgulamayı değil, susmayı öğreten, itaatkâr bireyler yetiştiren bir sistemin diplomalı versiyonu.
Siyaset ise halkı temsil etmekten ziyade, rakibini takip etmekle meşgul bir koltuk tiyatrosu…
Ama bu üçlü – arkadaşlık, eğitim ve siyaset – tuhaf biçimde aynı yerde kesişiyor:
Mezar başında. Çünkü mezarda herkes eşittir.
Ne profesörlüğün kıymeti vardır, ne belediye başkanlığının, ne de sınıf başkanlığının…
Ama ne gariptir ki bizim memlekette, mezar başında bile rekabet bitmez.
Kim daha çok ağladı?
Kim daha etkili ağıt yaktı?
Kim merhumu daha çok sevdi?
Ve elbette… kim daha “edebi” konuştu?
Hatta bazen öyle “fazla samimi” dostlar çıkar ki,
“Ben moral vermeye geldim” der ama verdiği moral, merhumun üzerine ikinci bir mezar taşı gibi oturur insanın göğsüne.
İşte böyle bir memlekette, arkadaşlık makamla ölçülür; eğitim torpille değerlendirilir; siyasetle karışınca da her şey birbirine girer.
Samimiyetle patavatsızlık arasındaki çizgi silinir; nezaket ise “aşırı diplomasi” denip küçümsenir.
Sonra da çıkar ortaya şu tür insanlar:
Dostunun mezarına espriyle yaklaşır ama kendine hâlâ “içtenim, doğrudanım” der.
Böyle bir toplumda yaşarken insanın aklına şu gelir:
Gömülmeden önce biraz gülmeli… Çünkü mezarın başında ağlayan çok olur, ama arkanızdan gülümseyerek sizi anlatan bir dost, pek nadir bulunur.
Bazı dostlar vardır, mezarınıza bile bir fıkra kondurur.
Eğer eğitim, siyaset ve arkadaşlık iç içe geçerse, ortaya hem düşündüren hem de kahkaha attıran hikâyeler çıkar.
Zira bu ülkede dostluk, bazen bir koltuk süresi kadar sürer;
Ama gerçek dostluk, mezar taşına bile espri yazdırır.
Unutma kardeşim, bu ülkede:
İnek otun tadını unutur ama dostun dilini unutmaz.
Ya da şöyle diyelim:
Bu memlekette inek bile nereden otladığını hatırlar da, insan dostuna neler söylediğini unutur.
Ve işte tam da böyle iki karakter var bu fıkrada:
Diplomalı, makam devirmiş, koltuk görmüş…
Ama hâlâ mizahı yitirmemiş, hala birbirini iğnelemeyi unutmamış iki dost.
Biri ölüm döşeğinde, diğeri hâlâ hayatın “her şeyi bilen” temsilcisi.
Zaman Odur ki
Ali ile Veli çocukluk arkadaşıydı.
Üniversiteyi birlikte okudular.
Sonra ikisi de belediyelerde “başkan” oldular.
Belediyede biri imar, biri ihale işlerinden çok iyi anladı.
Tabii bu işler uzun sürmedi.
Makamlardan düşünce biri kültür müdürü, diğeri zabıta amiri oldu.
Ama arkadaşlıkları baki kaldı.
Hani şu: “Ne yersen ye ama dostunu eski mevkiden seç” türünden bir dostluk.
Günün birinde Ali hastalandı. Ciddi hastalık.
Doktor demiş: “Durumu kritik.”
Veli de hemen ziyarete geldi.
Elinde moral paketi, dilinde nasihat.
Ama bizim Veli’nin moral vermesi, psikolojiyi enflasyon gibi yükseltir, sonra bir anda patlatır.
Yanına oturdu Ali’nin, ciddi bir yüz ifadesiyle başladı:
— “Bak gardaşım Ali’m… Bu dünya ölümlü. Geldik gidiyoz. Sen şimdi hastasın ya, büyük ihtimalle benden önce ölecen. Bunu söylediğim için kusura bakma ha, samimiyetimden söylüyorum. Açık sözlülük de bir erdemdir biliyorsun…”
Ali gözlerini kıstı, ama bir şey demedi.
Veli devam etti:
— “Farz edelim ki öldün. Seni gömdük. Mezarlıkta bir süre ağlarız, üzülürüz… Sonra zamanla unuturuz. Mezarın dağılır, üstünden otlar biter. Bizim evin inek var ya, hani şu geçen gün minibüse kafa atan… Heh işte o inek mezarlığa kaçar bir gün. Senin mezarın üstündeki otları yer. Ben de ineğe bakar, seni hatırlarım. Derim ki: ‘Yaa Ali’m, sen zamanında gülerdin, eğlenirdin, şimdi ineğin önünde ot oldun gardaşım…’”
Ali’nin gözleri kısıldı.
Sustu.
Ama Karadeniz aklı kolay susmaz.
Usulca doğruldu, sakince dedi:
— “Veli gardaşım… Kim önce ölecek onu bilemeyiz. Farz et ki sen benden önce gittin. Mezarının üstünde otlar bitti. İnek geldi yedi, sonra oraya pisledi… Ben de o pisliği görünce seni hatırlayacağım. Ve diyeceğim ki: ‘Yaa Veli, sen ölsen de hiç değişmemişsin…’”
Fıkradan Anladıklarımız
- “Dost sözünden, düşman gözünden belli olur.” (Anadolu halk sözü) İnsan, zor zamanda yanında duranın niyetini daha iyi anlar.
- “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” (Türk halk sözü) Samimiyetin özü kırıcılık değil, nezaketle hakikati söyleyebilmektir.
- “Söz yarası geç iyileşir.” (Türk–İslam irfan geleneği) Dilden çıkan kırıcı ifade, bedensel yaradan daha kalıcı iz bırakır.
- “Dostluk dara düşünce tartılır.” (Rumeli Türkleri sözü) İlişkilerin gerçek değeri sıkıntı anında ortaya çıkar.
- “Eski dost pas tutmaz.” (Karadeniz yöresel sözü) Yıllara dayanan bağlar, zaman geçse de kolay kolay silinmez.
- “Kuru dal ilk fırtınada kırılır.” (Doğu Anadolu sözü) Temeli sağlam olmayan ilişkiler ilk sarsıntıda çözülür.
- “İnsan mezarda değil, dilde yaşar.” (Anadolu halk hikmeti) Asıl kalıcılık makamda değil, geride bırakılan hatıradadır.
- “Gönül bağı ipten kuvvetlidir.” (Türkmen halk sözü) Gerçek dostluk çıkarla değil içtenlikle ayakta kalır.
- “Koltuk geçer, hatıra kalır.” (modern özdeyiş) Makamlar geçicidir; insana dair izler daha uzun yaşar.
- “Dost güldürürken düşündürür.” (Türk halk sözü) Mizah, dostluk içinde hakikati söylemenin en ince yoludur.
- “Kabuk parlarsa öz değişmez.” (Amasya yöresi) Unvan insanın karakterini tek başına yüceltmez.
- “Ağıt çoksa sevgi azdır.” (yöresel halk sözü) Gösterişli üzüntü çoğu zaman samimiyetten uzak olabilir.
- “Dost kapıda değil, yürektedir.” (Türk–İslam hikmeti) Fiziksel yakınlık değil, gönülden bağlılık belirleyicidir.
- “Söz insanı mezardan çıkarır.” (Erzurum yöresi) Kırıcı ya da güzel bir söz, unutulmuş duyguları yeniden canlandırır.
- “Makam gölge, dostluk köktür.” (edebî özdeyiş) Geçici güçler değil, kalıcı bağlar insanı ayakta tutar.
- “Gülüşün ardı niyeti gösterir.” (Anadolu halk sözü) Mizahın samimi mi yoksa kırıcı mı olduğu niyetle anlaşılır.
- “Dostun iğnesi derin işler.” (Sivas yöresi) Yakın çevreden gelen söz daha etkili olur.
- “Mezar taşı susar, hatıra konuşur.” (modern özlü söz) İnsan öldükten sonra da davranışlarıyla anılır.
- “İçtenlik ölçüsüz olursa incitir.” (Türk halk hikmeti) Doğrudanlık, nezaketle birleşmediğinde kabalığa dönüşür.
- “İnsan dostunun dilinde yaşar.” (Azerbaycan Türkleri sözü) Geride bırakılan en kalıcı şey, dostların anlattığı hatıralardır.
Metin KOCA