47.Koltuk Takımı Altında Kalan Hayatlar!

47.Koltuk Takımı Altında Kalan Hayatlar!

Tecrübe denince çoğumuzun aklına yaş gelir, ama aslında yaş sadece rakamdır; asıl mesele, o rakamın kaç tanesinin tokat gibi geldiğidir. Yani mesele kırışıklıkta değil, o kırışıklığın hangi faciaların mimarı olduğundadır.
Tecrübe, zamanın ateşinde kavrulmuş bir bilgeliktir; hataların süzülüp imbikten geçirilmiş halidir. Ama öyle süslü bir kavanozda satılmaz; ya önden ödersin acısıyla, ya da sonradan ödetir faiziyle.

Bugün bize kapitalizm fısıldıyor:

“Şimdi harca, sonra ödersin… Üstelik daha mutlu, daha şık, daha çok beğenilen olursun!”

Ama dikkat et, o “daha” ile başlayan her şeyin sonunda seni eksilten bir “az” vardır:
Az huzur, az samimiyet, az gerçeklik…

Bir düğün düşün:
Taksitle gelinlik, borçla takı, krediyle mutluluk…

Ee sonra?
Gençler evlenir sanırsın ama işin aslı şu:
Aileler evlenir, kayınvalideler kaynaşır, bankalar balayı yapar.

Gençler sanır ki evlilik düğün gecesi başlar…
Oysa o sadece fragmandır.
Asıl film, salondaki ışıklar sönünce, iki insanın yastığı paylaşırken yüzleştiği borçlarla başlar.
Hem de karanlık bir borç defteriyle!

Hayat, “deneme-yanılma” değil; çoğu zaman “yanıl, yanıldığını da geç anla” şeklinde işler.
Bir bilene sorsan, sana yolları anlatır. Ama insanın doğası farklıdır:
Herkes kendi duvarına kafasını çarpıp, sonra o duvarın sağlamlığını över.

Tecrübenin değeri bireyde olduğu kadar devlette, sokakta, hatta mahalle muhtarında bile aynıdır.
Dikkat ettiniz mi? Gelişmiş ülkelerin çoğu tecrübeli siyasetçilerle yönetilir.
Çünkü devlet duygusallık kabul etmez.
Ama bu siyasetçiler kötü niyetliyse vah ülkenin hâline, vaaah!

Nasihat bedavadır ama kıymeti yoktur; çünkü dinlenip uygulanmaz.
İnsan ne zaman ki aynı çukura üçüncü kez düşer, işte o zaman içinden bir bilge çıkar:

“Ben bunu daha önce de yaşamıştım… Ama bu sefer farklı!”

Değil be güzel kardeşim, aynısı!
Sadece son yaşadığın enflasyon farkıyla biraz daha pahalıya patladı. Anlasana!

Tecrüben yoksa hayatla ilgili toplumdaki ironi bitmez:
Adam eşini terk eder, “çalışıyor” deriz.
Yıllarca evine uğramaz, “çok değer veriyor” deriz.
Kadın bekler, “Niye bekledin ki?” deriz.
Sadakat kadına yüklenir, erkek alkışlanır.
Ahlâk öyledir ki herkese göre esner ama kimseye tam oturmaz.

Dedikodunun gölgesinde evlilikler yaşar, imaj baskısıyla sevgiler ezilir.
Ama kimse çıkıp da sormaz:
“Acaba biz ne ara bu kadar yüzeysel olduk?”

Evlilik; birlikte poz vermek değil, birlikte çözmektir.
Kimin koltuk takımını aldığı değil, kimin öbürüne sessizce battaniye örttüğüdür mesele.
Ama vitrindeki mutluluklar, deposu boşalan ruhlarla doludur.
Çünkü bu çağ bize şunu öğretti:

Mutlu gözükmek, mutlu olmaktan daha önemlidir.

Kapitalist başarı tanımı; insanı kısa yoldan zenginleştirir, uzun yoldan yoksullaştırır.
Tecrübeyi dinleme, yenile yenile kendin öğren…
Ve insan bir gün dönüp arkasına baktığında, kazandıkları değil; kaybettikleri canını yakar.
Neden mi?
Çünkü dinlemediği için…
Çünkü tecrübesiz olduğu için…

O yüzden derim ki:
Tecrübe, yaş almak değildir sadece.
Tecrübe; zamanla yanılarak kazanılan,
İnsana önce borç, sonra ders, en sonunda da biraz bilgelik bırakan bir armağandır.
Ve o armağanın paketinde genellikle şu yazar:

“Keşke daha az eşya, daha çok sevgiyle başlasaydım…”

Hayatta her şeyi yaşayacak kadar zamanımız yok.
Ama her insanı değil ama birçok insanı dinleyecek kadar zamanımız var.
Bir kitap bir insandır. Sıkıldığın zaman kapa kapağını, sonra dinle…
Ne kadar dinlersen tecrübelileri, yani ne kadar okursan, o kadar az canın yanar.

Şimdi…

Okuyacağın fıkra, işte tam da hayat kitabının  sayfalarından birinin sızıntısı.

Gülerek okuyacaksın belki ama, Bazı satırlarda dudağın değil, kalbin titreyecek.

Hazırsan başlayalım.

Çünkü hayat, “fıkra gibi bir şey”dir;

Şimdi gelelim fıkramıza…

Zaman Odur ki

Çok eski zamanlardadır. medyanın olmadığı telefonun olmadığı zamanlar…iletişimin olmadığı asırlardan bir dilim…

Hayri ile Hayriye evlendi. löküs bir otelin salonunda…ikramlardan orkestrasına, pastasından ortam süslemesine kadar….her şey istedikleri gibiydi.

Her şeyimiz olsun!” dediler…

E peki ama her şeyin fiyat etiketi var!

Mobilyalar gösterişli, perdeler İtalya’dan, çatal bıçaklar Almanya’dan… Sanki düğün değil, G20 zirvesi.

Tabii huzur mu önemli, yoksa koltuk takımının altın varaklı oluşu mu dersen… Bahaneler dünden hazır:

— “Ayy, komşular ne der?”

— “Kız tarafı mahcup olmasın!”

— “Borç olmadan ev mi kurulur canım?”

Derken… borç oldu da oldu. Hayri, evliliğin ilk üç ayında mobilyaları sevdi; dördüncü ayda pasaportunu. Ve bastı gitti  gurbete…

Başladı “para biriktirme” seferi:

Altın parası, düğün parası, ev parası, araba parası, eşi dostu kapıdan çevirme parası… derken tam 18 yıl geçti! Eş, dost “Hayri’yi NASA aldı da uzaya mı yolladı?” demeye başlamıştı.

Nihayet Hayri, cebinde birikmiş parası, sırtında umutlarıyla döndü memlekete. Otobüs terminaline iner inmez, bir satıcı yaklaştı. Elinde zarflar…

— “Bir zarf al, dünyanın en bilgini ya da en zengini olabilirsin!”

Reklam öyle bir yapıyor ki, sanırsın zarf değil, sihirli cüzdan.

Hayri de tam “Kolay yoldan zengin olayım” kafasında ya, tutamadı kendini. 10 bin dolar verip ilk zarfı açtı. İçinden çıkan söz:

“Kaderinde ne varsa o olur.”

Hayri şaşırdı:

— “E ben bunu zaten biliyorum!”

Ama işte, o zarfın da bir cilvesi var.  Kaldırım güzeli gibi çekiyor karanlığa…Kumar gibi… Kaybettikçe daha çok oynuyorsun. Bir zarf daha, 10 bin daha… aldı yeni bir sözü  yenideen:

“Gönül kimi severse güzel odur.”

Hayri delirdi:

— “Bu da mı gol değil?!” Bu kadar ücrete yine mi işe yarayan bir şey yok….

İnat etti, bir tane daha aldı. gitti on bin dolar daha…..

“Acele etme, her işte bir hayır vardır.”

— “Yahu bildiklerim için 30 bin dolar verdim! Ben ne yaptım!”

Otobüse bindi. Kendi kendine söyleniyor:

— “Ben bu üç cümleye mi 18 yıl çalıştım?!”

İneceği durağa gelince, şehrin ucunda bir kalabalık… “Haydaaa, fıkra bu ya, şimdi kesin bir şey olacak!” dedi içinden.

Meğer iki şehri besleyen su deposuna bir canavar girmiş. Vanayı kapatmış, şehir susuz. Giden ölüyor, çıkan yok! Belediye çözüm bulamayınca ödül koymuş:

“Vanayı açana çuvalla altın!”

Hayri düşündü:

— “Kaderimde ne varsa o olur” demişti ya zarf… Denemeye değer!

İndi aşağı. Vananın başında koca bir canavar, bir kurbağa ve masallardan fırlamış gibi güzel bir kız! Çevrede cesetler… Canavar Hayri’yi görünce konuştu:

— “Cesaretine hayran kaldım! Sana bir soru… Cevaplarsan çıkmana izin veririm: Güzel kimdir?”

Hayri düşündü… Zarf 2 aklına geldi. Bastı cevabı:

— “Gönül kimi severse güzel odur.”

Canavarın gözleri doldu. Kurbağaya baktı… Meğer o, kurbağaya aşıkmış. Vanayı açtı. Su geldi, halk bayram etti. Hayri altınları aldı. Eşek kiraladı. Gece yarısı evine vardı.

Gizlice pencereye baktı. Sobanın başında Hayriye ve yanında genç bir adam.

— “Vay! Ben burada su depolarında canavarla boğuşuyorum  bu burada beni aldatıyor!”

Tabancasını çekti. Mermiyi sürdü. Tam kapıya dayanırken 3. zarf geldi aklına:

“Acele etme, her işte bir hayır vardır.”

Durdu. İçeri girdi. Hayriye onu görünce gözleri doldu.

— “Oğlum! Gel baban geldi!”

Hayri o an anladı… Meğer pencere kenarındaki genç, 18 yıl önce sobanın başında bıraktığı oğluydu…

Fıkradan Anladıklarımız

    1. “Yorganına göre ayağını değil, gönlüne göre yuvanı kur.” (Anadolu halk hikmeti) Evliliğin temeli eşya değil, karşılıklı huzurdur.
    2. “Borç kapıdan girince muhabbet bacadan çıkar.” (Rumeli Türkleri sözü) Maddi yük arttıkça aile içi sıcaklık zayıflar.
    3. “Altın varak sofrada, dert yastık altında büyür.” (Osmanlı halk sözü) Gösterişli hayatlar çoğu zaman görünmeyen sıkıntılar taşır.
    4. “Koltuk eskir, omuz hatırlar.” (Karadeniz yöresel sözü) İnsan eşyayı değil, zor günde yanında olanı unutmaz.
    5. “Çeyiz çoksa huzur eksik olur.” (İç Anadolu yöresi) Aşırı gösteriş çoğu zaman ilişkinin özünü gölgeler.
    6. “Kuru duvar boya tutar, kuru gönül yuva tutmaz.” (Doğu Anadolu sözü) Sevgi olmadan kurulan ev, sadece dört duvardır.
    7. “Kazancı çok olanın kaygısı da çok olur.” (Türkmen halk sözü) Maddiyat arttıkça insanın iç huzuru her zaman artmaz.
    8. “Geciken akıl pahalı gelir.” (Kayseri yöresi) Tecrübe çoğu zaman bedel ödedikten sonra kazanılır.
    9. “Göz vitrinde kalırsa gönül evde üşür.” (Amasya yöresi) Dış görünüşe odaklanan ilişkiler içten zayıflar.
    10. “Yuvayı taş değil, nefes ısıtır.” (Türk halk hikmeti) Evdeki huzuru eşya değil insanın varlığı belirler.
    11. “Bir gecelik düğün, yıllık borç doğurur.” (yöresel halk sözü) Anlık gösteriş uzun süreli yük bırakabilir.
    12. “Sandık doluysa gönül boş kalmasın.” (Anadolu sözü) Maddi hazırlık manevi hazırlığın yerini tutmaz.
    13. “Duvardaki süs çoksa sofradaki sessizlik büyür.” (Rumeli halk sözü) Şatafat arttıkça iç iletişim azalabilir.
    14. “Ev eşyayla değil, sesle yaşar.” (Azerbaycan Türkleri sözü) Evin gerçek değeri içindeki sevgi ve sohbetten gelir.
    15. “Süslenen oda değil, gönül olsun.” (Türk–İslam irfanı) Dış görünüşten önce iç bağ kuvvetli olmalıdır.
    16. “Erken öfke geç pişmanlık doğurur.” (Sivas yöresi) Ani kararların bedeli ağır olur.
    17. “Bekleyen söz, kurşundan ağırdır.” (Erzurum yöresi) Sabredilen an, çoğu zaman felaketi önler.
    18. “Yol uzun olunca yük konuşur.” (Türkmen sözü) Zaman geçtikçe gerçek sorunlar ortaya çıkar.
    19. “Yastık sır tutar, koltuk tutmaz.” (edebî halk özdeyişi) Evlilikte önemli olan gösteriş değil paylaşılan hayattır.
    20. “Az eşya, çok huzur evin bereketidir.” (modern özlü halk sözü) Sadelik çoğu zaman mutluluğun gerçek zeminidir.

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk!

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk !   Bir memlekette hukuk terazisi şaşarsa, adalet terazisiyle …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir