64.Dosya Değil, Dayı Önemli

64.Dosya Değil, Dayı Önemli

Her toplum, devlet düzenini insan kalitesine göre şekillendirir. Ama bir gün gelir de insanın yerini “bağlantılar”, liyakatin yerini “sadakat” alırsa, işte o gün kurumlar sessizce çürümeye başlar.

Türkiye’de yıllardır konuşulan ama bir türlü düzeltilemeyen kadim bir yara vardır:
“Vatandaş memura  işini yaptıramaz, memur amire laf  geçiremez.”

Çünkü bilinir ki o görevlinin arkasında biri vardır: bir dayı, bir milletvekili, bir il başkanı ya da emekli bir kaymakamın bacanağı….bir hela bekçisi….
Sistem öyle bir noktaya gelir ki, iş  artık  ”baskıya dayanmak” haline gelir.

Oysa kurumlar vatandaşa hizmet içindir. Ama bazı kurumlarda işler tam tersine döner:
Vatandaşın işi yokuşa sürülür, sıradan bir evrak günlerce bekletilir. Çünkü bazı çalışanlar, karşılaştıkları psikolojik mobbingin veya sıkıntıların acısını vatandaştan çıkarır.
Yöneticilik  artık bir rehberlik değil, bir denetmenlik, bir baskı aygıtı haline gelir. İdare etmek yerine korkutmakla meşguldür. Yönetici  idareci değil, sansürcü gibidir; baskı kurar, gözdağı verir, eleştiriye tahammül etmez.

Kurumlar zamanla bir hizmet yeri olmaktan çıkar, “kişisel çiftliklere” dönüşür. Bazı kişiler bu yapıları kendi malı gibi görür; işe gelmek lütuf, vatandaşa bakmak eziyet olur.
Utanmak unutulur, mahcubiyet tarihe karışır. Çünkü hesap veren değil, hesap soran gibi davranan liyakatsiz yöneticiler başa geçmiştir.

Bürokrasi / makamlar bazen bir çay bardağında boğulan bir umut, bazen de “yarın gel” le duvara çarpan bir dilekçedir.
Vatandaş umutla yazdığı dilekçeyi teslim eder ama çoğu zaman aldığı cevap şudur:
“Bizden geçti. Bekleyeceksiniz….”

Çünkü çalışanın  içindeki iş ahlakı, yıllar önce sessiz sedasız emekli olmuştur. Yerine sadece bir “mesai kartı” atanmıştır.
Çünkü artık çalışmak değil, görünmek önemlidir. Kim daha çok yağ çeker, kim sosyal medyada “takdir ediliyor” gibi görünürse o yükselir. Takdiri Allah’a bırakanlar ise yerinde sayar.

Elbette istisnalar vardır. Ama çürümüş bir manavda bir elmanın sağlam olması, o tezgâha güven vermeye yetmez.
Artık kurumlarda “düzen” değil, “düzensizlik” kurumsallaşır.

Oysa insanı anlamak sadece performansla olmaz. Nereden geldiğine, nasıl yetiştiğine, hangi dilde rüya gördüğüne kadar uzanır.

Köyde büyüyen çocukla şehirde büyüyen çocuğu aynı cetvelle ölçemezsin.

Patatesle domatesi karşılaştıramazsın. Ama her biri kendi tenceresinde kıymetlidir.

Eğer bir toplumda kurumlar vicdanını kaybederse, işler artık dosyayla değil, duayla yürür.
Ama dua ederken bile evrak numarası isteyen bir sistemle karşı karşıyaysak, biz hâlâ “Yeşil elma kızarır mı, kızarmaz mı?” diye tartışmaya devam ederiz.

Zaman Odur ki…

Yıl  1900 ’lerin başı…
Bürokrasinin dosya tuttuğu kadar şiir yazdığı yıllar.
Bir yanda edebiyatla yoğrulmuş valiler, öte yanda “öğle arasına” kalmış iş takipleri.

Süleyman Nazif  ( (d. 29 Ocak 1870, Diyarbakır – ö. 4 Ocak 1927, ), Hem şairdir hem kaymakam. Hem hiciv ustası, hem devlet adamı.
Nazif kaymakamdır. Çocuğu da yanindadir.  Çocuk, babasına sorar:

— Baba, sen mi daha iyi İngilizce konuşuyorsun, yoksa Victor Hugo mu? ( o zamanlar kitaplar okunurdu..!!! .)

Nazif, gözlüğünün üzerinden bakar, Yalan konuşamaz, bilgeliğini de yok edemez, kıvrak zekasıyla bir bakış sunarken  tebessümle yanıtlar:

— Hugo İngilizce’yi  benden elbette daha iyi bilir… Ama Türkçeyi de ben ondan iyi bilirim…..

Derken kapı açılır, bir memur içeri girer.
Yıllardır aynı koltukta oturan ama işini hâlâ öğrenememiş klasik bir memur. Vatandaşı geçtik kaymakama bile illallah dedirten bir memur.

Süleyman Nazif sabırla döner:

— Evladım, sana bu işi üç kere anlattım. Hâlâ yapamıyorsun. İnsan biraz utanır, yüzün de kızarmıyor!

Memur, sanki sabah ezberiyle cevap verir , gayet sakin:

— Efendim… Kızaran elmayı dalında bırakmazlar. Hemen yerler. Ben temkinli davranıyorum. Her işi bilirsek sonumuz ne olur bizim..!!

Odaya bir sessizlik çöker. Nazif’in dudaklarında hafif bir gülümseme belirir.
Tam o sırada oğlu yeniden sorar:

— Yani baba, sen Victor Hugo kadar İngilizceyi de anlıyor musun ?

Nazif başını sallar:

— Oğlum… Ben Hugo’nun Türkçeyi anladığı kadar İngilizceyi de anlıyorum.
Ama bazı memurların ne Türkçeyi ne de mahcubiyeti anlayacak kadar özelliği var oğlum!

Fıkradan Anladıklarımız

1. “Balığı başından temizlerler, merdivenin de altından süpürürler.” (Kırım Tatar Atasözü) Çürüme baştan başlar; üst liyakatsizse alt vicdan aramaz — merdiveni alttan ne kadar süpürürsen süpür, yukarıdan toz yağmaya devam eder.

2. “Eşeği düğüne çağırmışlar, ‘Ya odun eksik ya su’ demiş.” (Anadolu Yöresi) Liyakatsiz kadroyu nereye koyarsan koy, yükü sırtlar ama işi göremez; davet süslü de olsa eşek düğünden ancak odun taşıyarak döner.

3. “Kılıcı keskin olanın kalemi kör olur diye korkulur.” (Çerkez Atasözü) Gücünü baskıdan alan yönetici bilgiyi tehdit sayar; oysa gerçek otorite kalemi de kılıcı da adaletle kullanan eldir.

4. “Minareyi çalan kılıfını hazırlar.” (Türk Atasözü) Torpille koltuğa oturan her zaman kılıfını önceden diker; hesap sorulduğunda dosya değil mazeret çıkar ortaya.

5. “Ağaç ne kadar uzasa da gölgesi kendi köküne düşer.” (Macar Atasözü) Makamla ne kadar yükselsen de sonunda dönüp bakacağın yer geldiğin yerdir; köke ihanet eden dalın gölgesi bile sahipsiz kalır.

6. “Duvara yaslanmak duvar olmak değildir.” (Habeş / Etiyopya Atasözü) Birinin arkasına sığınmak seni sağlam kılmaz; dayıya yaslanan memur, dayı çekildiğinde kendi ayakları üstünde duramaz.

7. “Kendi gözündeki merteği görmez, başkasının gözündeki çöpü arar.” (İncil kaynaklı Batı Atasözü) Eleştiriye tahammül etmeyen yönetici, astının en küçük hatasını büyütür; oysa asıl kör nokta kendi koltuğunun altındadır.

8. “Köpeği taşla kovarsın, insanı ancak adaletsizlikle kaçırırsın.” (Peştun Atasözü) Baskı insanı kurumdan değil, inancından koparır; adaletsizliğe uğrayan memur bedeniyle gelir ama ruhu çoktan istifa etmiştir.

9. “Utanmak akıllının nasibidir, utanmamak cahilin kalkanıdır.” (Özbek Atasözü) Mahcubiyet kalbi olan insanın pusulasıdır; yüzü kızarmayan adam hatayı değil, yakalanmayı dert eder.

10. “Hırsızın mumu yatsıya kadar yanar.” (Türk Atasözü) Torpille kazanılan koltuğun ömrü kısadır; karanlıkta yakılan mum, güneş doğunca kendiliğinden sönmeye mahkûmdur.

11. “Çoban köpeği koyunu yerse sürüyü kim korur?” (Kazak Atasözü) Koruyucusu sömürücüye dönüşen sistemde güvenden söz edilemez; çobanın köpeğinden korkan sürü dağılmaya mahkûmdur.

12. “İğneyi kendine batır, çuvaldızı başkasına.” (Türk Atasözü) Önce kendi vicdanını sorgulayan, başkasına hüküm vermeden önce aynaya bakar; ama iğne pahalı gelince herkes çuvaldızla dolaşır.

13. “Tavuğa sormuşlar ‘Neden yumurtlamıyorsun?’, ‘Darı ver de gör’ demiş.” (Karadeniz Yöresi) Çalışandan verim isteyip liyakat, adalet ve motivasyon vermezsen, boş kümesten yumurta beklersin; sistem beslemezse birey üretemez.

14. “Rüzgâr eken fırtına biçer.” (İngiliz Atasözü) Torpil eken sistem bir gün adaletsizlik fırtınasına yakalanır; o fırtınada ne dayı sığınak olur ne makam şemsiye.

15. “Her koyun kendi bacağından asılır.” (Türk Atasözü) Hesap günü geldiğinde dayılar aradan çekilir ve herkes kendi ameliyle kalır; asıl sınav dayanağın değil, durduğun zeminin sağlamlığıdır.

16. “Kapıyı altın anahtarla da açsan içerideki oda karanlıksa fayda etmez.” (Fars Atasözü) Bağlantıyla girilen makam, vicdan aydınlığı yoksa karanlık bir oda olmaya devam eder; anahtarın cinsi değil, odanın ışığı belirler niteliği.

17. “Patatesi domatese çeviremezsin ama her biri kendi tenceresinde kıymetlidir.” (Balkan Türkmeni Atasözü) İnsanı tek kalıba dökmek adaletsizliktir; herkes kendi toprağında yetişir, kıymet biçmek için önce toprağı tanımak gerekir.

18. “Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur.” (Türk Atasözü) Gerçeği haykıran sistem tarafından dışlanır ama vicdanı hür kalır; kovulduğu dokuz köy onun cesaretini, kaldığı tek köy onun karakterini anlatır.

19. “Merhametsiz adalet zulümdür, adaletsiz merhamet zayıflıktır.” (Hz. Ömer’e atfedilen söz) İkisi terazinin iki kefesidir; biri eksik kalırsa devlet de insanlık da dengesini yitirir.

20. “Bal tutan parmağını yalar ama arıyı unutan balı da kaybeder.” (Gürcü Atasözü) Makamın nimetinden yararlanan, o nimeti üreten halkı unutursa bir gün kovan boşalır; arısız kovandan bal akmaz, halksız devletten hizmet beklenmez.

Şu Yazıya da Bakabilirsiniz

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk!

3.Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk !   Bir memlekette hukuk terazisi şaşarsa, adalet terazisiyle …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir