Yalnızlık ve Temel’in Duası
Yalnızlık, insanın bir anda içine düştüğü bir boşluk değildir; uzun süre fark etmeden attığı adımların vardığı son duraktır. İnsan çoğu zaman “yalnız kaldım” der ama “nasıl yalnızlaştım” sorusunu sormaz. Oysa yalnızlık, kaderden çok tercihlerle örülür. Kalabalıkların ortasında bile yapayalnız kalabilen çağdaş insanın sorunu, mekân değil; aidiyet yoksunluğudur. Kimlik sorunudur.
Modern toplum, bireye ait olduğu yeri küçümsemeyi ilerleme diye öğretir. Kendi ailesini, mahallesini, dilini, dinini, kültürünü, insanını “geri”; başkasının hayatını “ileri” sayan bir zihniyet inşa edilir. Bu sosyolojik olarak yabancılaşmanın, psikolojik olarak ise öz-değer kaybının en sade hâlidir. Modelolarak önümüze sunulan batı, insanı insandan koparmış, insanı insana getirmekten aciz kalmıştır.
İnsan kendini değersiz gördükçe başkasını yüceltir; başkasını yücelttikçe kendinden uzaklaşır ne yazık ki.
Yabancı hayranlığı çoğu zaman bilgiyle değil, aşağılık duygusuyla beslenir. Kendi aklını, geleneğini, üretimini yetersiz gören birey; başkasının her davranışını mutlak doğru sanır. Bu hayranlık, ilerleme değildir; taklittir. Taklit eden birey güçlü olmaz; olamaz, bağımlı olur. Bağımlı birey ise kimliğini değil, görüntüsünü taşır. Sanal bir varlık olarak ileriye geçemez.
İşte, eğitim burada belirleyici bir kırılma noktasıdır. Eğitim düşünce üretmiyorsa, sorgulamıyor, sorgulatmıyorsa, sadece diploma dağıtıyorsa; bireyi şahsiyetli değil, özentili yapar. Neyi neden istediğini bilmeyen, garip bir varlığa benzemeyi bile kutsal sayan bir kuşak ortaya çıkar. Böyle bir eğitim, bireyi topluma bağlamaz; toplumdan koparır. İnsanı yalnızlaştırır.
Siyasal düzlemde bu zihniyet, daha büyük bir kırılmaya yol açar. Kendi kurumuna, değerine, aklına güvenmeyen toplumlar; başkasının sistemini kurtuluş reçetesi sanır. Aldanmaya hazırdır. Bu da bağımsızlığı zedeler. Taklit eden toplum, yön veren değil; yönlendirilen olur. Yönlendirilen olunca tuşlarla yönümüzü ayarlarlar. Liderini yatak odasından alırlar, sen ne yapacağını bile bilmekten aciz kalırsın.
Bütün bu süreçlerin ortak sonucu şudur: İnsan çevresini kolay harcar. Bugün alkışladığını yarın siler, bugün yanında yürüdüğünü yarın yok sayar. Sosyal bağlar zayıflar, vefa yük kabul edilir. İnsan, farkına varmadan kendi yalnızlığını inşa eder. Ve gün gelir gidecek yerin konuşacak kimsen kalmaz….
Ve iş işten geçince dua edilir.
Ama dua da çoğu zaman bilinçli bir yöneliş değil, can sıkıntısının sesidir. Oysa dua; ne istediğini, niçin istediğini bilmektir. Toplumsal karşılığı olmayan istekler, insanı kurtarmaz. Çünkü dua, niyetle anlam kazanır. Öyle de olsa duadan kendimizi uzaklaştırmamak gerekir.
İşte bu fıkra, tam da bu zihniyetin hikâyesidir.
Zaman Odur ki
İngiliz Bill, Fransız Bacon ve bizim Temel zengin oldukları için dünyayı gezerler. Derken uçak adı bilinmeyen bir ada üzerine düser. Allah’tan ölmezler; ıssız bir ada, bunlara, yeni bir yurt olur.
Bu yolculukta hayatta kalan sadece bu üçüdür. Ne arayan vardır ne soran. Olsa da bulunmaz zaten.Ne de yerlerini bilen vardır bunların.Dünya için artık yok hükmündedirler.
“Temel’in elin gavuruyla ne işi var?” diyebilirsiniz.
Ama bizim memlekette insan kendini bir şey sanmaya başlayınca önce kendi çevresini satar, sonra özenti başlar. Haliyle Temel’in orada olması da çok şaşırtıcı değildir.
Günler geçer.
Yalnızlık kemiklere dayanır.
Üç kişi, üç ayrı dünya, tek bir ada.
Zor şartlar, karanlık gelecek…imkansızlıklar….zorluklar…..
İnsan böyle zamanlarda, hangi milletten olursa olsun Yaratana sığınır. Bunlar rahat zamanlarında Allah’ı pek hatırlamazlardı. Eğlence bol, hesap yok… Ama adada kalınca dua üstüne dua etmeye başlarlar. Kabul olunmayan dua olmaz.
Ve bunların da duaları kabul olur. Hızır yardıma gelmiştir. Hızır belirir yanlarında.
Der ki:
— Herkes bir dilek dilesin.
İngiliz hemen atılır:
— Ne olur beni memleketime, ailemin yanına gönder. Onların değerini çok iyi anladım. altı aydır yoklukla mücadele ediyoruz burada. Burada daraldım!
Bir anda yok olur. Gitmişitir memleketine
Fransız söylenir:
— Beni de Paris’e gönder, bunaldım! O da gider.
Sıra Temel’e gelir.
Temel kaşınır:
— Ula… iki gün sonra söylesem isteğumu olur mi?
— Olur, der Hızır.
Temel iki gün adayı dolaşır.
Denize bakar…
Kumlara bakar…Martıları seyreder. Adanın sessizliğini dinler, aylardır dinler gibi. Bakar ki gidecek kimsesi, ve sevildiği bir yer kalmamıştır.
Sonra ellerini açar: Hızır da onun yanındadır.
— Allah’ım… Burası pek can sıkıcı… Kimse de kalmadı… Canum çok sıkıldı…Bir durur, ekler:
— Sen İngiliz’le Fransız’ı geri gönder de… Yine eskisi bu adada,üç kişi olalım.
Fıkradan Anladıklarımız
-
“Kendi evini hor gören, başkasının eşiğinde kalır.”
-
“Rüzgâr eken, fırtına biçer.” (Özentiliğin sonu savrulmadır.)
-
“Ağaç kökünden güç alır.” Kökünü inkâr eden ayakta duramaz.
-
“El elin eşeğini türkü çağırarak arar.” Yabancı hayranlığı acıyı unutturmaz.
-
“Kendini küçülten, başkasını büyütür.”
-
“Yalnızlık, yanlış tercihin sessiz cezasıdır.”
-
“Her isteyen haklı değildir; her dua makbul olmaz.”
-
“İnsan neye taparsa, ona benzer.”
-
“Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyen, geçince yalnız kalır.”
-
“Toplumunu satan, sonunda kendini de satar.”
-
“Akıl süs değil, pusuladır.”
-
“Kiminle yürüdüğünü bilmeyen, nereye vardığını da bilmez.”
-
“Yabancı hayranlığı, yerli aşağılamanın kibar adıdır.”
-
“Birlik olmayan yerde dirlik olmaz.”
-
“Dua, niyetin aynasıdır.”
-
“Çevresini harcayan, yalnızlığı satın alır.”
-
“Kimliksiz özgürlük, başıboşluktur.”
-
“İnsan en çok kendinden kaçarken yalnız kalır.”
-
“Akıl danışmayan, kaderle kavga eder.”
-
Metin KOCA
