Gardaş! Neyine Güvenirsen ?
İnsanlık tarihi kadar eski bir mevzu vardır: “Kendini bilmek.” Ama ne yazık ki bazen öyle anlar olur ki, karşıdaki insanı aptal yerine koymak neredeyse bir spor haline gelir.
Hele bu iş siyasete bulaştı mı, işte o zaman “Köy belli, yol belli” diye bağırmakla kalmaz, herkesi kendi bildiğine mecbur etmeye kalkarız. Siyasilerden mahalle bakkalına, iş yerindeki patronundan çay ocağındaki müdavime kadar herkes aynı dili konuşur: “Ben bilirim, sen sus!” Bu dil ne yazık ki, iletişimin ve toplumsal saygının büyük düşmanıdır.
Peki, gerçekten gardaş, “neyine güveniyorsun?” Hayatımıza bakarsak, çoğu zaman yetenek ve bilgi yerine şov, gürültü ve kendini kanıtlama uğruna gereksiz atışmalarla zaman harcarız.
Oysa güvenmek, sadece fiziksel güç veya yüksek sesle bağırmak değildir. Gerçek güven, önce kendini tanımaktan, sonra karşındakine saygı duymaktan geçer.
Yoksa karşındaki horlayınca sinirlenip dövüşmeye kalkmak, sonra da “Ben boksörüm” diye hava atmak, çok da akıllıca değil. Ama bazıları için “horlama” bile bir tür güç gösterisidir.
Şimdi, bu mevzuyu Erzurum’un soğuk ama yürekli insanlarından birinin yaşadığı komik ama düşündürücü bir olayla süsleyelim. Çünkü bazen en sert kabukların altında bile bir parça samimiyet ve insanlık vardır. Ve o hikâye, bize hem kendimizi hem karşımızdakini tanımanın, empati kurmanın önemini anlatır.
Zaman odur ki:
Erzurum’un o meşhur dadaş diyarında, şehirlerarası bir yolcu otobüsünde geçiyor hikâye.
Bir yolcu var, horluyor resmen horluyor. Muavin, insanları rahatsız ettiği için kibarca uyandırıyor. Adam “tamam” deyip tekrar uyuyor, ama yine horlamaya başlıyor. İkinci uyarı, sonra muavinle yolcu arasında tartışma büyüyor. O tartışma kavgaya, kavga dövüşe dönüşüyor. Yolcu muavini, şoförü, hatta yedek şoförü bile yumrukluyor. Otobüste sessizlik—hani korkudan değil, şoktan.
Sonunda adam inerken kendini tanıtıyor: “Ben boksörüm!” diye hava atıyor. E haliyle otobüste kimse kolay kolay bu gardaşa karşı koyamaz.
Ertesi gün, aynı muavin yine horlayan yolcunun yanına gidiyor. Bu sefer çok daha kibar:
– Gardaş, boksör müsün?
– Hayır.
– Karateci misin?
– Hayır.
– Tekvandocu musun?
– Hayır.
– Peki, kungfocu musun?
– Hayır.
– Hmm, peki gardaş, neyine güvenip horluyorsun o zaman?
Fıkradan anladıklarımız:
-
Kendini bilmek, hayatta en büyük güçtür. İnsan önce sınırlarını, yeteneklerini ve zaaflarını tanımalı ki sağlıklı kararlar verebilsin.
-
Güven, bilgi ve yetenekle desteklenmediğinde sadece boş bir iddiadan ibarettir.
-
İletişimde saygı temel şarttır; karşıdakini aptal yerine koymak ilişkileri zehirler.
-
Şiddet ve kaba kuvvet, geçici ve sahte bir güç gösterisidir, çözüm değildir.
-
Toplumsal barış, bireylerin empati kurma ve kendini kontrol edebilme yetisiyle sağlanır.
-
Siyasette ve günlük hayatta ‘ben bilirim, sen sus’ tavrı, toplumun gelişimini engeller.
-
Herkesin farklı bilgi ve becerileri vardır; önyargı ve genelleme iletişimi bozar.
-
Özgürlük, başkalarının hak ve huzuruna saygıyla anlam kazanır, aksi halde kaosa dönüşür.
-
Kendini olduğundan büyük göstermek, kişisel ve toplumsal itibar kaybına yol açar.
-
Toplumda güven ortamı oluşmazsa, insanlar gerçek sorunları konuşamaz ve çözümsüzlük artar.
-
Bilgi ve eğitim, sadece bireysel değil toplumsal gelişimin de temelidir.
-
Liderlik, güç kullanmak değil, adaletli ve hakkaniyetli davranmaktır.
-
İnsanların farklı yeteneklerini tanımak, iş birliği ve dayanışmayı güçlendirir.
-
Diyalog ve sabır, toplumsal çatışmaları önlemenin en etkili yoludur.
-
Gurur ve kibir, çoğu zaman gerçek potansiyelin önünde engeldir.
-
Toplumsal düzen, bireylerin sorumluluk ve farkındalığıyla ayakta durur.
-
Kaba davranışlar, geçici kontrol hissi verir ama uzun vadede toplumu zedeler.
-
Kültürel değerler ve gelenekler, bireylerin birbirini anlamasında köprü görevi görür.
-
Eğitim kurumları ve medya, topluma doğru ve yapıcı mesajlar vermekle yükümlüdür.
-
Toplumun gelişmesi, bireylerin kendini geliştirmesi ve karşısındakine saygı göstermesiyle mümkün olur.
Metin KOCA
