
Bir Keselik Vicdan, Bir Keselik Hukuk !
Bir memlekette hukuk terazisi şaşarsa, adalet terazisiyle tartılmayan her şey “usulüne uygun” mantığıyla çözümlenir. Böyle yerlerde kanun vardır ama kime çalıştığı belli değildir; din vardır ama daha çok etiket gibidir. İşte bu boşlukta, halkın vicdanı kendine başka yollar bulur. Kimi susar, kimi kaçar, kimi de dağa çıkar, kimisi mafyalara sığınır, rüşvete, torpile sığınır. Bu istenilmeyen kötü şeyler, bu yüzden sadece bir suç değil, çoğu zaman adaletsizliğe karşı halkın ürettiği ilkel ama anlaşılır bir çözümdür. Çünkü insan, hakkını mahkemede bulamazsa, başka yerlerde aramaya başlar.
Din tüccarlığı da tam burada devreye girer. Haram, kitaba uygun bir cümleyle helale çevrilir; rüşvet, ticaret kılıfına sokulur; kul hakkı, kalın bir kapakla örtülür. Psikolojik olarak bu düzen, güçlüyü daha da cüretkâr, zayıfı ise çaresiz yapar. Zengin gittikçe zenginleşirken;fakir, gittikçe züğürtleşir. Eğitim ise ezberi öğretir ama adaleti öğretmez; korkuyu öğretir ama hakkını aramayı öğretmez. Sonra da şaşırırız: Neden halk eşkıyaya kızmaz da, kravatlıya öfkelenir?
Bilmemiz gerekir ki;her hukuka uygun Hakk’a uygun değildir.
İşte aşağıdaki hikâye, silahlı eşkıyadan çok; makamlı, kitaplı ve mühürlü eşkıyalığın, dağdakinin değil şehirdekinin nasıl daha tehlikeli olduğunu anlatan eski ama hiç eskimeyen bir memleket fıkrasıdır. Biz fıkra deyip geelim. gerçeklik boyutunu siz vicdanınıza sorun…
Zaman Odur ki
Varlıklı bir adamcağız iyice yaşlanıp yatağa düşer ve hasta yatağında ölümü beklerken, oğlunu yanına çağırıp vasiyetini söyler:
– Oğlum!
-Yatağın altında, içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senindir. Al, güzel güzel harca, helalden kazandım. Helaldir.. Diğerini ise, ne yapıp edeceksin, memleketin en büyük eşkıyasını bulacaksın ve ona hediye edeceksin. Sebebini sorma, vasiyetim böyledir !
Yaşlı adam, bir kaç gün sonra ruhunu teslim eder. Oğlu, bir zaman sonra babasının vasiyetini yerine getirmek için, iki altın keseyi yanına alır ve memleketin en büyük eşkıyasını bulmaya çıkar.
Fakat, nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrenir ve böylece aylarca dolaşır.
Nafile ! Kime sorsa, verilen cevaplar benzer şekildedir:
– Evet, bizim eşkıya yirmi kişiyi öldürmüş, yüzden fazla gaspı var devleti dolandırmışlığı var. Hatta rüşvetle ihaleler aldığı, karaparalar akladığı nı da biliyoruz; ama duyduk ki falanca yerdeki eşkıyanın öldürdüğü adamların ve dolandırdıklarının sayısı saymakla bitmezmiş. Sen o ünlü olanı bul!
Böyle böyle, zavallı çocuk bir seneye yakın dolaşmış. Baba vasiyeti nasıl geri plana atsın. Nihayet sora sora, ülkenin yol vermez dağlarla çevrili bir köşesinde öyle bir eşkıyanın adını işitmiş ki, Allah böylelerinin şerrinden herkesi emin eylesin. Anlatılanlara göre, bıyıklarında adam aşıp sallandırır, heybetli, gözünü budaktan sakınmaz, padişahı bile tanımaz öyle bir yiğitmiş ki, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söylerlermiş….Eşkiyanın elinden ne havada uçan ne denizde yüzen kurtulabiliyormuş.
Yedi dağın eşkıyası diye bilinen bu haydutun öykülerini dinledikçe, bizim çocuk nihayet “artık bundan daha canavarı, kansızı olamaz” deyip, eşkıyanın yaşadığı dağa doğru yola çıkmış. Dağa vardığında, eşkıyanın adamları karşısına çıkıp çocuğu esir almışlar. ” Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak !” deyip soruşturmuşlar. Çocukcağız, ”ağanıza bir hediye getirdim, silahsızım, zaten size güç yetiremem diye yeminler etmiş…”; onun silahsız olduğunu anlayıp yedi dağın eşkıyasının karşısına çıkarmışlar.
Eşkıya hakikaten dedikleri kadar varmış. Bizim çocuk, eşkıyanın ağaç dalları kalınlığında bıyıklarını, kurşunla dolu fişeklerini, iri cüssesini görünce yaprak gibi titremeye başlamış. O titrerken eşkıya gürlemiş:
– Be hey tıfıl, kimden cesaret aldın da benim dağımda destursuz gezersin ! Kurda kuşa yem olmadan önce anlat bakalım burada ne aradığını !.
Delikanlı, cesaretini toplayıp, babasının öyküsünü ve vasiyetini anlatmış, sözü bitince, koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzatmış:
– Ağam, babamın bana emaneti altın kesesi işte budur. Sizin hakkınızdır. Bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin.
O namlı eşkıyanın yüzünde babacan bir ifade belirmiş:
– Sevdim seni be genç adam. Safsın, temizsin, belli ki daha dünyadan haberin yoktur. Evet benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkıya daha bulunur. Biz Haksızlıklardan dolayı buralardayız. Biz eşkıya da olsak, hak etmediğimiz mala el sürmeyiz.
– Etmeyin ağam, sizi bulmak için bir senedir dolaşmaktayım.
Ağa, elini kaldırıp konuşmuş.
– Sen şimdi geldiğin yoldan dön, kasabayı geç, şehre var. Gidip kadı efendiyi bul. Memleketin en büyük eşkıyası odur. Selamımı şöyle, bu keseyi ona ver. Eminim alır! ( not: Osmanlı Devleti’nde kadı, kaza adı verilen yerleşim yerlerinde, belirli bir süreliğine mülki idare amiri, yerel yönetici ve emniyet müdürlüğü görevlerini yerine getirmek için merkezi yönetim tarafından atanan, şer’i ve idari yargıdan tek başına sorumlu olan bir kamu görevlisidir.)
Sonra adamlarına işaret etmiş.
– Bu yiğidi, basına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın.
Böylece bizim genç adam şehre varmış. Sorunca hemen kadı efendinin yerini göstermişler, konağına varmış, güzelce selamlayıp, başından geçenlerin hepsini anlatmış.
– İşte böyle kadı efendi. Bu keseyi hak eden sızmışsınız, ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.
Kadı efendi zemberekten boşalır gibi yerinden fırlamış:
– Vay ahlaksız, dinsiz eşkıya! Hakkımızda neler demiş. Be hey Allah’tan korkmaz kul, sen ne yüzle bana haram para teklif edersin ! bilmez misin bizim gibi dini bütünler rüşvet almaz. Milletin hakkını yemez . boşuna mı idareci olduk. Boşuna mı hukuk dağıtıp adaleti boşuna mı uyguluyoruz….Şimdi yatırayım seni kırbaç altına da, gör gününü?
Genç çocuk ağlamaya başlamış:
– Efendim ben de anlatılanlara uydum. Aylardır evimden uzağım, artık gezmekten usandım, yoruldum. Hani şöyle kitaba bir baksanız da bu işin bir hal yolunu bulsanız. Sen dini bilen hukuku ve kuralları bilen adamsın…..
Yumuşamış kadı efendi. Kara kaplı kitabı açıp sakalını sıvazlamış:
– Şimdi, bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi hem kanunlarımıza, hem şeriate, hem törelerimize, hem de Allah rızasına münasip olmayıp, alan da veren de bu alemde ve mahşerde suçlu durumuna düşer. Lakin, eğer aramızda bir ticari akit / sözleşme yaparsak, ticaret karşılığı bu altınları alabilirim. Sana bir şeyler satmam lazım….aksi halde babanın vasiyeti olmaz.
– Ne satacaksınız efendim, kurtarın beni ve babamı bu yükten?
Kadı efendi, çocuğu pencere yanına çağırmış, elini uzatıp pencerenin dışını göstermiş.
– Bak bu dışarıdaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Maaşlarımın karşılığında helalinden aldım. Ticaret bilirsin helaldir. Şimdi, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde ?
– Kar, her yeri bembeyaz kar kaplamış Kadı efendi.
– Pek güzel, işte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eder bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.
Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç çocuk, efendim aklınızla yaşayın deyip teklifi kabul etmiş, derhal bir mukavele düzenlemişler, imzalar atılmış. Altın kesesini kadı efendiye teslim eden çocuk, huzur içinde ordan ayrılmış. Memlekete gitmeden önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi münasip görmüş.
Handa horul horul uyurken, sabaha karşı kadının emrindeki polis ve cendermeler kapıyı yumruklamışlar.
– Kalk hele, kadı efendi seni görmek ister, seninle davası varmış !
Genç çocuk, ne davası ola ki dediyse de yaka paça götürüp kadının huzuruna çıkarmışlar. Gelirken de biraz okşamışlar, eli yüzü mosmor, elbisesi kan revan…Çocuk bakmış ki, kadı efendi hiddet içinde. Sinirinden sakalı titremekte, gözleri kıpkırmızı, insanı delecek gibi bakmakta. 99 ‘ luk akik tesbihini hızlı hızlı çekerken burnundan soluyor…. Daha, ‘‘selamın aleyküm” diyemeden kadı efendi bağırmış:
– Be hey utanmaz, arlanmaz, eşkıya kılıklı işgalci. Bre biz seninle dün akşam arazimdeki karları satın aldığına dair mukavele imzalamadık mı ?
– İmzaladık kadı efendi, ben de karşılığını size takdim ettim ve bir kese altını verdim.
– Sus ! Bak bakayım dışarıya, ne var arazimin üzerinde?
– Ne olacak, kar var … tıpkı dünkü gibi.
– Mel’un! hala konuşuyor ! Dün sen bu karları benden satın almadın mı ? Aldııın. O halde senin karların ne hakla benim arazimi işgal ederleeer ?! Şimdi bu işgal kanun dairesine ve de hak rızasına uygun mudur? Derhal kaldır o karları benim arazimden, yoksa, vallahi acımam, seni işgalcilikten hapse attırırım!….
– Aman efendim, dönümler dolusu karı ben nasıl kaldırayım ? yıllarca çalışsam kaldıramam. Gücüm yetmez…..
– Onu, arazimi işgal etmeden önce düşünseydin! Vallahi yapacağım gereğini. Temizleyene kadar atarım zindana yılların orada geçer.
Çocukcağız yine yalvarmış.
– Efendim, ocağınıza düştüm, yok müdür bu işin de kitaba uygun bir hal yolu ?
Kadı, kara kaplıyı tekrar açmış, bir müddet mırıldanarak okuduktan sonra:
– Vardır! şimdi arazi sahibi ve davacı olan ben ile, davalı sıfatı ile sen arasında, arazimi işgal bedeli karşılığında, benim de rızam ile bir kese altın karşılığı, karları burada tutmaya iznim olduğunu belirtir bir sözleşme imzalarsak, bu husus şeriate ve hukuka uygun bir şekle kavuşur. Yani, sen bana öbür kese altını da, senin karların tarlamı işgal ettiği için vereceksin.
Bizim genç çocuk öbür kese altını da vermiş, gereken evrakları imzalamış, konaktan çıkıp temiz havaya kavuştuğunda, dağlara bakıp konuşmuş:
– Hey gidi yedi dağın efesi ! Aslan Eşkiyam! Sen haklıymışsın. Daha büyük eşkıyalar da varmış. Senin açık açık yaptığın eşkıyalık, bunların kanunla, dinle, makamla yaptığı eşkıyalığın yanında nedir ki ..
Fıkradan Anladıklarımız
- Hukuk adalet üretmezse, adaletsizlik üretir. “Adalet mülkün temelidir” sözü duvarda kalırsa, halkın sırtına yük olur.
- Din, vicdanla birleşmezse ticarete dönüşür. “Hoca minareden düşerse cemaat camdan düşer.”
- Rüşvet, adını değiştirince günah olmaktan çıkmaz. Ticaret denmesi, haramı helal yapmaz.
- Kanun, güçlü için varsa zayıf için tehdittir. “Güçlünün hukuku, hukukun gücünü yener.”
- Halk bazen eşkıyaya değil, ona benzeyene kızar. Çünkü eşkıya gizlidir, kravatlı olan görünür ama hesap vermez.
- Eğitim adaleti öğretmezse, kurnazlığı öğretir. Diploma artar, vicdan azalır.
- Ezberleyen birey sorgulamaz, sorgulamayan birey boyun eğer. Psikolojik olarak korku, düzenin yakıtıdır.
- Din korku aracı olursa, zalimin kalkanı olur. “Allah ile aldatan, kul ile soyar.”
- Usulüne uygun yapılan her şey meşru değildir. Hukuk şekil, adalet ise ruhtur.
- Güç denetlenmezse, ahlak erir. Yetki sınır tanımazsa zulme dönüşür.
- Korkuyla yönetilen toplum susar ama unutmaz. Bastırılan öfke birikir, gün gelir patlar.
- Adalet arayan insan, suçlu muamelesi görmemelidir. Aksi hâlde suç normalleşir.
- Halkın eşkıyayı anlaması, sistemi reddettiğinin göstergesidir. Bu bir övgü değil, alarmdır.
- Dağdaki eşkıya geçicidir, makamlı eşkıya kalıcıdır.Biri ölür, diğeri düzen bırakır.
- Eşkıyalık övülüyorsa, sorun ahlakta değil düzendedir. Toplum aynaya bakmaktadır.
- Hukuk korku salıyorsa, adalet çoktan kaçmıştır. Güven olmayan yerde düzen olmaz.
- Zulüm dinle süslenirse daha tehlikeli olur. Çünkü itiraz eden, günahkâr ilan edilir.
Metin KOCA