7.Devlet, İncir ve Dört Dilli Eşek
Tarih denilen o kalın kaplı seyir defterine baktığımızda görürüz ki, zulüm sahneye hep aynı kostümle çıkmıştır: İktidarlar kendilerini kutsallaştırır, şeffaflığı saray perdelerinin arkasına gizler ve toplumsal kaynakları “kamu yararı” kisvesi altında kibarca iç ederler. Vergiler, bir toplum sözleşmesinin ve ortak yaşamın harcı olmaktan çıkıp iktidarın elindeki en güçlü finansal kırbaca dönüştüğünde; çiftçinin tarladaki alın teri, kadının tezgahındaki emeği ve çocuğun kursağına girecek lokma, doğrudan muktedirlerin dipsiz kasasına akar.
“Gerekçe” fabrikası ise 7/24 mesai yapar ve asla durmaz: Düşman kapıdadır, dış güçler pusudadır, bütçede delik vardır, istikrar tehlikededir… Bahane stoku asla tükenmez; bu bitmeyen masalların sonunda tükenen, eriyen ve faturayı ödeyen hep halk olur. İşte bu yüzden, yüzyıllar öncesinden günümüze fırlatılmış bir sepet incir ve “dört dilli bir eşek” hikayesi, bugünün küresel iktidar oyunlarını çözmek için hala en taze, en isabetli metaforları bünyesinde barındırır.
Zalim yöneticiler sadece kılıç sallayarak ya da ordularıyla hükmetmezler; onların asıl gizli silahları korku, yalan ve toplumu yalnızlaştırmadır. Bir kitlenin sorgulama mekanizmasını felç etmek istiyorsanız, piyasaya hemen bol miktarda “ajan”, “hain”, “terörist” veya “beka tehdidi” kelimeleri pompalarsınız. Böylece devlet mekanizmasında bilgeyle, mühendisle, akil insanla istişare etmek yerine; saray koridorlarında fısıl fısıl dönen dedikodular, halkı “şucu” ve “bucu” diye kamplaştıran yapay korkuluklar baş tacı edilir. Halk, hakkını aramak yerine ağır vergilerin altında ezilmekle ve her gün değişen keyfi yasaklara adapte olmakla meşgul edilir ki kafasını kaldırıp yukarıya bakamasın.
Oysa devlet dediğimiz o devasa aygıt; akılla, tecrübeyle ve en önemlisi ortak danışma kültürüyle ayakta kalır. Çok bilmek tek başına bir kibir anıtı yaratmaktan başka işe yaramaz. Bilginin meşruiyeti, ancak ortak bir masada istişareyle teyit edildiğinde toplum için refah üretir. Bir ülkede eleştiren, düşünen ve yol gösteren bilge sayısı ne kadar çoksa, demokrasi o kadar gerçektir. Aksi takdirde sandık kurmak, bir çobanın sürüyü gütme yönteminden farklı bir anlam taşımaz.
İktidarın etrafını bir duvar gibi saran yalakalar ordusu, gücü elinde tutanların duymak istemediği her eleştiriyi susturduğunda kısa vadeli, yalancı bir zafer kazanılır. Ancak uzun vadede hatalar bir çığ gibi büyür, adalet can çekişir ve o kibirli koltukların altındaki zemin aniden kayıverir. Yönetimlerde istişare, sadece şık görünsün diye programa eklenen bir nezaket ritüeli değil; devleti uçurumdan aşağı yuvarlanmaktan koruyan yegane fren mekanizmasıdır. Hükümdarların kulağına sadece ve sadece “Evet efendim, sepet efendim” cümleleri üflenirse, o saray sarhoşluğunda yapılan devasa yanlışlar toplumsallaşır ve alınan kararlar tüm ülkeyi uçuruma sürükler.
Tam da bu karanlık noktada, “umut” kavramının hayati değeri anlaşılamaz bir ağırlık kazanır. Fakir için umut; akşam eve götüreceği bir somun ekmek, çocuklarının yarını için kurduğu mütevazı bir hayaldir. İnsanın elinden sırayla aşını, işini ve adaletini alırsanız geriye derin bir keder kalır. Ama eğer umudunu da elinden alırsanız, geriye tek bir şey kalır: Ateş.
Umudunu büsbütün yitirmiş bir insan; sabrını, onurunu ve geleceğe dair bağlarını kopardığı an artık söz bitmiş, tehlikeli bir hareket başlamış demektir. Bu toplumsal cinnet ateşi kimi zaman sessiz bir sitemde, kimi zaman sokaktaki gerginlikte, kimi zaman da sistemin tam kalbine nişan alan hicivli bir fıkrada kendini gösterir. Bugün toplumların tahammül sınırının bu denli daralmasında, müsamaha ortamının yok olmasında acaba yönetenlerin sürekli bir “korku imparatorluğu” pazarlamasının etkisi var mıdır, yok mudur? İşte asıl bunun sorgulanması gerekir.
Mizah tam da bu yangın yerinde devreye girer. Görünürde incirle, eşekle, kelleyle oyun oynuyor gibi yapar ama satır aralarında koskoca bir sistemin röntgenini çeker. İstişare eksikliğini, vergisel adaletsizliği ve güç zehirlenmesinin getirdiği o trajikomik çürümeyi herkesin görebileceği şekilde vitrine koyar. Timur ile Nasreddin Hoca’nın o meşhur karşılaşması da aslında mutlak gücün, hiçbir mantıklı bahane aramadan zayıfı ezmeye çalıştığı bir dönemin tarihsel izdüşümüdür. Fıkranın taşıdığı o keskin mizah ise, halkın umudunu, aklını ve mukavemetini korumasının en rafine, en ince yoludur.
Zaman Odur Ki…
Kudretli hükümdar Timur, ordularını peşine takıp Anadolu topraklarına sökün etmiş. Adı büyük, unvanı heybetli, gölgesi upuzun… Güç zehirlenmesinin zirvesinde olduğu için etrafındaki her kıpırtıyı bir “güvenlik tehdidi”, her düşünen kafayı bir “ajan” olarak görüyor. Dönemin istihbarat savaşı da şimdiki sosyal medya trollerinden geri kalır cinsten değil; herkes birbirinin kulağına bir feryat, bir komplo teorisi fısıldıyor. Ankara’da Osmanlı’yı yenmiş olmanın verdiği özgüvenle, Anadolu topraklarında tebaayı peşinden sürükleyecek tek bir entelektüel lider bile bırakmamaya kararlı. Çünkü muktedirler kargaşayı, tektipleşmeyi ve biat eden kalabalıkları severler.
O dönemde Akşehir taraflarında fıkralarıyla ve keskin zekasıyla ünlenen Nasreddin Hoca’nın adı Timur’un kulağına gitmiş. Bir diktatör için düşünen, sorgulayan ve kitleleri peşinden sürükleyen bir bilgeden daha büyük bir tehdit olamaz haliyle. “Bakalım bu Hoca’da gelecek var mı, yoksa kellesini mi alalım?” diyerek Hoca’yı yüksek huzurlarına çağırtmışlar. (Tarih kitapları bu ikilinin aynı çağda yaşamadığını fısıldasa da, halkın kolektif zekası bu iki zıt karakteri aynı fıkranın içinde çarpıştırmayı her zaman daha çok sevmiştir.)
Hoca devlet katına çağrılınca boş gitmek olmaz diye düşünmüş. Ne de olsa karşınızdaki koskoca hükümdar; sevseniz de sevmesiniz de hediyeleşmek, en azından diplomatik olarak yılanın zehrini alır, ortamı yumuşatır. Hoca elinde lüks bir sepet, yüzünde en diplomatik gülümsemesiyle huzura çıkmış:
— Akşehir’imizin en meşhur, en ballı incirlerini getirdim devletlim; sıhhatinize ve asabiyetinize iyi gelir Sultanım! demiş.
Timur sepeti önüne koydurmuş, Hoca’yı da bir suçlu gibi karşısına dikmiş. Canı sıkkın, ego tavan… Sepetten aldığı incirleri tek tek, hırsla Hoca’nın kafasına, tam alnının çatısına fırlatmaya başlamış. Bir yandan da sarayı inletiyor:
— Be adam! Benim incirden nefret ettiğimi, sarayıma incir sokulmasını yasakladığımı sana kimse söylemedi mi?!
İncirler çat pat Hoca’nın kafasına inip yüzünden aşağı süzülürken, Hoca her darbede gözlerini gökyüzüne çevirip huşu içinde mırıldanıyormuş:
— Çok şükür Allah’ım! Binlerce kez şükürler olsun yarabbim!
Timur bakmış ki karşısındaki adam acı çekeceğine, ezileceğine bildiğin şükür namazı kılacak kıvama geliyor; şaşkınlıkla duraklamış:
— Yahu Hoca! Kafana incir yiyorsun, her tarafın yapış yapış oldu, sen hala şükrediyorsun. Delirdin mi, neye şükrediyorsun?!
Hoca yüzündeki incir çekirdeklerini silkeleyip hafifçe gülümsemiş:
— Sultanım, ben aslında buraya gelirken sepeti elma, armut, hatta kafatası kıran cinsten kütür kütür sert ayvalarla dolduracaktım. Ama mahalledeki komşularım “Hoca, koskoca Sultana onlar yakışmaz, sen en iyisi yumuşacık Akşehir inciri götür” dediler. Şimdi o ayvaları, armutları kafama fırlatıyor olsaydın halim ne olurdu? Komşularımın aklına, senin de onların lafına uymama şükrediyorum!
Timur’un kızgınlığı bu ince zeka karşısında hafif bir tebessüme dönse de, otoritesini tamamen kaybetmemek için sarayın bahçesinde otlayan yaşlı, sümsük bir eşeği işaret etmiş:
— Seni bağışlarım ama tek bir şartım var Hoca. Bu eşeğe tam altı ay içinde Arapça öğreteceksin! Öğretemezsen, o çok şükür dediğin kelleni uçururum!
Hoca önce eşeğe bakmış, sonra Timur’a… İçinden “Acaba hangisi daha akıllı ve hangisi daha inatçı?” diye geçirmiş. Devletle inatlaşılmayacağını bildiği için hemen “büyük vizyoner” modunu açmış:
— Sultanım! Sizin gibi Asya’nın kaderini değiştiren, cihana hükmeden bir hükümdarın eşeğine sadece tek bir dil öğretmek size yakışır mı hiç? Vizyonunuza hakarettir! Siz ki büyük liderisiniz; çok dil, çok ulus demektir. Bana altı ay değil, tam dört yıl süre verin; ben bu hayvana Arapçanın yanında Farsça, İngilizce ve hatta Türkçe öğreteyim. Dört yıl sonra yanınızda diplomatik tercüman bile taşımanıza gerek kalmaz, her mecliste sizi temsil eder!
Timur, Hoca’nın bu küresel vizyonuna, cesaretine ve sunduğu “beşeri kalkınma planına” hayran kalmış. Şartı hemen kabul etmiş; üstelik eğitim süresi boyunca Hoca’nın ve eşeğin tüm lüks giderlerinin devlet kasasından, örtülü ödenekten karşılanacağına dair ferman çıkarmış.
Hoca cebi dolu, keyfi yerinde eve gelince hanımı panik içinde kapıda karşılamış:
— Aman bey, ne yaptın sen? Bu bildiğimiz düz eşek yahu! Dört dili nasıl öğrenecek? İki dil olsa bir nebze kursa mursa gönderir hallederdik de, dört dil bu hayvana fazla değil mi? Kelleden olacaksın!
Hoca sakalını sıvazlayıp arkasına yaslanmış, gayet bilgece ve sistemin sırrını çözmüş bir edayla fısıldamış:
— Tasalanma hanım, rahat ol… Koca dört yıl bu. Dört yıla kadar ya bizim dahi eşek ölür, ya muktedir Timur ölür, ya da vade yeter biz ölürüz… Ama o zamana kadar devlet bütçesinden gül gibi geçinir, krallar gibi yaşarız!
Fıkradan Anladıklarımız
- “Danışan dağ aşar, danışmayan düz yolda şaşar.” (Türk atasözü)— İstişâre, yönetimde hatayı azaltan en büyük akıldır.
- “Kuru gürültü harman kaldırmaz.” (Konya yöresi)— Baskı ve bağırış, çözüm üretmez.
- “Aç tokun hâlinden anlamaz.” (Türk atasözü)— Halkın sıkıntısını yaşamayan yönetici doğru karar veremez.
- “Bir başa bir akıl az gelir.” (Azerbaycan atasözü)— Ortak akıl, tek kişinin öngörüsünden daha sağlamdır.
- “Kış günü incir olmaz.” (Aydın / İzmir yöresi)— Zamanı ve şartı hesaba katmadan verilen kararlar toplumu zorlar.
- “Öfke ile kalkan ziyan ile oturur.” (Türk atasözü)— Ani ve hiddetli yönetim kararları genellikle zarar getirir.
- “Söz bir, kulak bin olmalı.” (Türkmen halk sözü)— Eleştiriye açık olmayan yapı zamanla körleşir.
- “Açlık kapıdan girince akıl pencereden çıkar.” (Osmanlı halk sözü)— Ağır ekonomik baskılar toplum psikolojisini bozar.
- “Çobanın uyuduğu yerde kurt çoğalır.” (Erzurum yöresi)— Denetimsizlik kötülüğü büyütür.
- “Eğri oturan doğru konuşamaz.” (Anadolu geneli)— Kendi yanlışını düzeltmeyen başkasına yön veremez.
- “Yel esmeyince yaprak oynamaz.” (Türk atasözü)— Toplumdaki huzursuzluğun mutlaka bir sebebi vardır.
- “İpi geren kendi koparır.” (Sivas yöresi)— Aşırı baskı, sistemi kendi eliyle zayıflatır.
- “Halkın sesi Hakk’ın sesidir.” (İslâm kültürü yaygın sözü)— Toplumun uyarıları dikkate alınmalıdır.
- “Dilsiz koyunu kurt yer.” (Kars yöresi)— Sessiz toplumlar daha kolay ezilir.
Metin KOCA