4. Maymun Kafeste!
(Not: Bu yazı tamamen hayal ürünü ve ironiktir. Gerçeklerle küllîyen ilgisi ve alâkası yoktur. “Dünya Böcükler Günü” dolayısıyla yazılmıştır.)
Bazı ülkeler vardır; kendini anlatmak için grafiklere, tablolara ve istatistiklere ihtiyaç duyar. Bazıları da vardır ki sadece tek bir fıkrayla özetlenir.
Bizim buralarda kâğıt üzerinde yasak olan ne varsa vitrinde serbesttir; vicdanen sakıncalı bulduğumuz her şeyin altında ise resmi bir mühür parıldar. Çünkü bizde hak, hukuk ve adalet çoğu zaman kafeste tutulur; anahtar ise hep “yukarıda” bir yerlerdedir.
Şu liyakat meselesi de tam olarak böyle değil mi? Herkes liyakatten, hakkaniyetten söz eder ama nedense liyakat hep başkasının çocuğuna lazım gelen bir lükstür. Tarihe bakınca Fatih Sultan Mehmet’in dehasıyla, İstanbul’u fethettiği yaştaki vizyonuyla övünürüz ama onun liyakate verdiği değerden zerre örnek almayız. Dinî ritüelleri şekilden ibaret sanır, iş icraata gelince rotayı şaşırırız.
Sistemin altın kuralı bellidir: İş bilen yorulur, yorulmakla kalmaz “düzeni bozuyor” diye dışlanır; oturan ödüllendirilir, hatta ışık hızıyla yükselir. Alın teri döken terfi beklerken, “Ben amirim” diyen biri çoktan koltuğa yayılmıştır. Sonra da toplum hayretler içinde sorar: “Bu işler neden yürümüyor? Neden bir arpa boyu yol gidemiyoruz?”
Fiyatlar Göreceli, Denetimler Seçmeli
Ekonomi derseniz, zaten kuantum fiziğinden daha görecelidir. Birine göre el yakan fiyat, ötekine göre “idare eder” kıvamındadır; hatta bazı elit pencerelerden bakınca her şey çok ucuzdur. Etiketlerin üzerinde rakamlar yazar ama anlamları sabit değildir; müşteri gerçek fiyatın faturasını ancak kasaya gelince anlar.
Denetim vardır ama görünmez; ceza vardır ama kişiye özel ve seçmelidir. Halk bu tiyatroyu bilir ama ses çıkarmaz, daha doğrusu çıkaramaz. Çünkü sorgulamak zahmetli ve tehlikelidir; cesaret ve sorumluluk ister. Susmak ise konforludur; tembellik, korkaklık ve çoğunlukla da kötü bir alışkanlıktır.
Durum böyle olunca, yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafe galaksiler arası boyutlara ulaşır. Sokağı dinlemez, parlatılmış danışman raporlarını okurlar. Markete gitmedikleri için fiyatları bilmezler; sonra da halkın neden homurdandığını anlamayıp sesini çıkaranı “nankörlükle” suçlarlar.
Yabancılar mı? Onlar artık buralarda sadece tarihi eserlerin fotoğrafını çekmiyorlar. Durumumuza bakıp bıyık altından gülüyor, defterlerine notlar alıyorlar: “Bu ülkede her şey yazılı ama hiçbir şey kesin değil” diyorlar.
Haklılar mı? Onu da araştırmıyoruz ya… Okuma oranımız düşük, ezberimiz yüksek. Sorgulamak yerine kabulleniyor, araştırmak yerine inanıyoruz. Yanlış bile olsa, sırf alıştık diye bildiğimizi savunuyoruz. Çünkü düşünmek emek ister; bizse ruhsal olarak yorulmaktan pek hoşlanmayız.
İşte bu yüzden bazen bir petshop bir ülkeyi anlatır. Bir kafes bir sistemi, bir maymun ise koskoca bir makamı…
Zaman Odur Ki…
Bir turist ülkemizi gezmeye gelmiş. Malum, artık sadece doğamızla değil, kendimize has “kurumsal esnekliklerimizle” de dünyaca tanınıyoruz. Yeni nesil turistler de “Şurada ne yesek?” diye değil, “Bu memlekette işler nasıl dönüyor?” diye merak ederek geliyorlar.
İşte bu merakla, eski İstanbul’un en büyük ve meşhur petshopunun önünden geçen turist, dayanamayıp içeri dalmış. Kapıdan girer girmez gözleri fal taşı gibi açılmış. Çünkü uluslararası kanunlara göre satılması kesinlikle yasak olan egzotik hayvanların kafeslerde boy gösterdiğini görmüş.
Şaşkınlıkla petshopçuya sormuş:
— Ama… Bunların satılması yasak değil mi?
Petshopçu, arkasında devlet varmış gibi gururlu bir edayla, tanıdık zabıtalardan, arkadan halledilen işlerden, “idare etme” sanatından bahsetmeye başlamış. Turist tabii ki hiçbir şey anlamamış; çünkü kültür dediğin şey turist broşürüyle öğrenilmez, yaşayarak tecrübe edilir.
Derken turistin gözü maymunlar bölümüne takılmış:
— İlginç! Burada maymun da mı satılıyor?
— Tabii abi, her çeşidi var.
Turist şaşkın:
— Ama Osmanlı’nın son döneminde Maymunkeş Molla Abdülkerim Efendi fetva vermişti; İstanbul’daki bütün maymunları astırmış, besleyenleri cezalandırmıştınız?
Petshopçu nihayet entelektüel bir müşteri bulmanın coşkusuyla göğsünü kabartmış:
— O eskidendi yabancı dostum! Ülke değişti, vizyon misyon geliştik, modernleştik!
Turist kafesleri incelemeye devam etmiş. Bakmış ki dış görünüşleri tamamen aynı olan maymunların fiyat etiketleri uçurumlar kadar farklı. Üstelik kanun gereği fiyatlar kafeslerin üzerinde yazılı (Gerçi bizde kazıklama işlemi kafeste değil, kasada olur ama turist henüz bunu bilmiyor).
Turist sormuş:
— Bu maymun 10 bin dolar. Yanındaki neden 20 bin dolar?
— O sadece Türkçe biliyor abi. 20 binlik olan ise Türkçenin yanında çok akıcı küfretmeyi de biliyor, tam bir sokak profesörü.
— Peki ya şu 30 bin dolarlık olan?
— O vizyoner! İngilizce de konuşur, global düşünür.
— Şu 40 bin dolarlık olan nedir?
— O mu? O Müslüman maymun. Arapça biliyor, duaları ezbere okuyor.
Turist kafasını sallamış: “Hımmm, demek dil bildikçe ve şekil değiştikçe değer artıyor.” “Bir dil bir insan” mantığı kafasına yatmış. Fiyatları da küresel piyasaya göre makul bulmuş; ne bilsin garibim o paranın bu ülkede yıllarca çalışarak kazanılan bir ev parası olduğunu…
Derken en köşede, altından hallice ihtişamlı bir kafesin önünde durmuş. Etikette aynen şöyle yazıyor: 100.000 Dolar.
Turist uzun uzun maymuna bakmış. Ama maymunda hiçbir hareket yok. Sümsük sümsük oturuyor, sürekli önündeki lüks muzları yiyor, hafif göbekli, gözleri boşluğa dalmış, etrafa tepkisiz…
Turist dayanamamış:
— Bu herhalde dünya dillerinin hepsini biliyor. Birleşmiş Milletler genel sekreteri falan mı, neden bu kadar pahalı?
Petshopçu bıyık altından gülmüş:
— Yok be abi… Üç yıldır burada. Pek konuşmaz. Hiçbir iş de yapmaz. Gördüğün gibi sadece oturur, yer, içer ve etrafı seyreder.
— Peki hiçbir vasfı yoksa neden 100 bin dolar?!
— Valla abi… Öteki maymunlar harıl harıl çalışıp dil öğrenirken, bu sadece oturduğu yerden kafasını sallıyordu. Ama ne hikmetse en yağlı, en rahat muz hep bunun önüne bırakılıyordu. Biz de sistemi bozmadık; zeki ve yetenekli olanları çalıştırıyoruz, bu hiçbir şey yapmayan tembeli de başlarına müdür olarak koyduk. Büyüklerimizden böyle gördük, merkez de zaten böyle istiyor.
Turist dükkandan çıkarken kapıdaki tabelaya bir daha bakmış. Üzerinde İngilizce “Petshop” yazıyormuş ama içerisi, tüm sistemiyle baştan aşağı tanıdık bir memleketi anlatıyormuş.
Fıkradan Anladıklarımız
- “Köhne değirmen un öğütmez.” (Konya yöresi)— Eski ve çürümüş sistemler yeni sorunlara çözüm üretemez.
- “Baş nereye giderse ayak oraya gider.” (Türk atasözü)— Yönetimdeki yanlış tercihler zamanla bütün kurumu etkiler.
- “Emanet ehline verilmezse düzen bozulur.” (İslam irfan geleneği)— Liyakatin yokluğu sadece işleyişi değil, toplumsal güveni de sarsar.
- “Ağır otur, bey desinler.” (Anadolu geneli)— Makam sahibi olmak sadece oturmakla değil, sorumluluk taşımakla anlam kazanır.
- “Kılavuzu karga olanın burnu çöplükten çıkmaz.” (Türk atasözü)— Yanlış rehberlik ve yanlış danışmanlık toplumu çıkmaza sürükler.
- “Söz çoksa iş azdır.” (Gaziantep yöresi)— Çok konuşup az üreten yapılar zamanla halkın güvenini kaybeder.
- “Yük eşeğe ağır gelmez, ehline ağır gelir.” (Erzurum halk sözü)— İş bilen insanlar çoğu zaman en fazla yükü taşımak zorunda kalır.
- “Gölgede duran güneşi bilmez.” (Mardin halk sözü)— Sahadan kopan yönetici halkın gerçek sorunlarını göremez.
- “Kapı açık olursa hırsız çok olur.” (Sivas yöresi)— Denetimsizlik kurumsal bozulmanın en büyük sebebidir.
- “Her koyun kendi bacağından asılır.” (Anadolu geneli)— Toplumda herkes yaptığı tercihin sonucunu bir gün yaşar.
- “Gölge büyük görünür, güneş batınca kaybolur.” (Kars yöresi)— Makamın gücü kalıcı değil, geçicidir.
- “Ağzı lâf yapan değil, eli iş yapan makbuldür.” (Karadeniz yöresi)— Çalışmadan otorite kuran kişi sistemi zayıflatır.
- “Sakalı uzun olanın sözü doğru sanılmaz.” (Osmanlı halk taşlaması)— Görünüş, bilgi ve liyakatin ölçüsü değildir.
- “İşi ehline ver, gönlün ferah olsun.” (İslam kültürü )— Toplumun huzuru liyakatli kadrolarla mümkündür.
- “Kafes altın olsa da maymun maymundur.” — Unvan yeteneksizliği gizleyemez; yalnızca görünüşü değiştirir.
Metin KOCA